mürekkebin humması
Meister Eckhart’ın o katı, köşeli Orta Yüksek Almanca ile kurduğu “Günt” / “Grund” (Ruhun Dipsiz/Temelsiz Tabanı) kavramı ile İbn Arabî’nin o hararetli Nefes-i Rahmân’ını sadece el sıkıştırmak, iki ayrı kütüphanenin rafını yan yana getirmekten ibaret kalır. Bunu buradan alıp o şerh silsilesinin de ötesine, dilin ve varlığın ilk patlama anına taşımak gerekiyor. Bu iki kavramı yan yana koyduğumuzda karşımıza çıkan şey, bir "Yazar"ın dışarıdan bir kağıda yazı yazması değildir. Karşımıza çıkan şey, Metnin bizzat kendi mürekkebinin hummasıdır.
"Grund" (Temelsiz Taban): Hiçlikten Sızan İlk Mürekkep Eckhart’ın Latince metinlerinde değil, o vaazlarındaki Almanca Grund kelimesi tekinsiz bir paradokstur. Hem "taban/zemin" demektir hem de dipsiz bir "kuyu". Eckhart der ki: "Gottis grund und mînes herzen grund ist ein grund" (Tanrı’nın dibi ile benim kalbimin dibi tek bir diptir). Burası, henüz hiçbir ismin, hiçbir sıfatın, hatta "Tanrı" kelimesinin bile var olmadığı o mutlak, karanlık, sessiz boşluktur. Metin bağlamında düşünürsek Grund, üzerine yazı yazılacak olan boş beyaz kağıt bile değildir; mürekkebin henüz hokkanın içinde, o zifiri karanlıkta hareketsiz durduğu o ilk potansiyel andır. Henüz tek bir harf bile çizilmemiştir, hokka kımıldamamıştır.
"Nefes-i Rahmân" (Varlık Nefesi): Hokkanın Çatlaması İşte o hokkanın içindeki mutlak sessizlik ve bilinmezlik (Arabî’nin ifadesiyle el-Amâ / Kör Karanlık), "bilinmezi aşikâr kılma" arzusuyla harlanınca bir Nefes (Rahmânî Soluk) sâdır olur. Bu nefes, Eckhart’ın o dipsiz kuyusuna (Grund) üflediği an, hokkanın içindeki o durgun mürekkep bir dalgaya, bir akışkanlığa dönüşür. Nefes-i Rahmân, o mutlak sessizliği harflere, yani galaksilere, atomlara, kuantum alanlarına ve benim o hayal ettiğim sonsuz ovamsı tarlaya doğru atılan o ilk dikey itiş gücüdür.
"Kimin Metni?" Sorusunun İptali Peki, bunu sadece teoride bırakmayıp öteye taşıdığımızda ne olur?, Eckhart ve Arabî bizi şu sarsıcı kırılmaya götürür: Metin, Yazar’ın "ayrışmamış" kendi canıdır. Biz dünyevi algımızla bir yazar, bir kalem, bir mürekkep ve bir kağıt görürüz (yani dildeki özne-nesne ikiliği). Ancak bu iki kavramın birleştiği o kökte; Kalem de O'dur, mürekkep de O'dur, parşömen de O'dur. Yazılan harf mürekkebin ta kendisidir. Bir harf, mürekkebin kağıt üzerinde aldığı lokal bir şekilden başka bir şey değildir. Mürekkep kuruyup kağıttan silinse (fânilik/etin iptali), geriye harf kalmaz, yine mürekkep kalır. Bu yüzden bu metin, dışarıda duran yabancı bir gücün metni değildir. Bu metin, Eckhart'ın "Grund" dediği o dipsiz hiçliğin, Arabî'nin "Nefes" dediği o kozmik esrimeyle kendi kendini harflere dökme, kendi kendini okuma simyasıdır. Metin, kendi kendini yazan canlı bir organizmadır.
İnsansız Bahçemin İlk Harfi Benim -okuduysan şayet- "kazara insan olmuş bir bitki, bir mantar" hissim tam olarak buraya oturuyor. İnsan, bu metne sonradan eklenmiş kibirli bir okuyucu değil; o Nefes-i Rahmân ile harlanan mürekkebin, o Grund'un zemininde aldığı geçici, "kazara" bir formdur. Ya da diğer isimlendirmemle evrimsel süreçte saniyelik bir farkındalık, insanın kendisi anlık bir farkındalık, hem de kör. Kör çünkü farkındalık “varlık” için sadece bir yokluk halidir, fark ettiğini var olduğunu duyumsadığını sanan insan sadece ürettikleri dahilinde bir hüsranın olmayan konstrüksiyonunu yaşar, sanar. Eğer insan, o kendi kurguladığı "özne"lik kibrinden (benliğinden) tamamen arınırsa; yani o kağıt üzerindeki harf olduğunu unutup, bizzat akmakta olan o "sıvı mürekkebe" geri dönerse, işte o zaman “kim yazdı” kördüğümü çözülür. O zaman insan, uzay tarlasına dışarıdan bakıp "Bu kimin metni?" diye sormayı bırakır. Çünkü bilir ki, o ovanın toprağındaki her bir rizom, Eckhart’ın o çığlığının bir harfidir; gökteki her bir kuantum dalgası da Arabî’nin hâlâ üflemekte olduğu o nefesin bir tınısıdır. Metin, kendini harf zanneden mürekkebin, aslında hâlâ hokkanın içindeki o ilk saflıkta olduğunu hatırlama hikayesidir. Bu kökten bakınca, o sonsuz ovada yürürken, harf olmayı bırakıp doğrudan mürekkebin bizzat kendisine, o akışkan dalgaya karışmayı göze alabiliyor muyuz? Dünyanın haline bakınca bunun net cevabı feci şekilde ortada! Muazzam ironi şu: Harflerin cevheri olan o mürekkep, bir şeylerin birleşimiyle oluşurken, varmak istediği yer mutlak bir safiyet ve tasfiyedir. Önce o manyak ifadeyi büyük bir iştahla kenara yazıyorum: "Mürekkebin Kendi Kendini Tasfiyesi" Mürekkep Neyden Mürekkep? Mürekkep atom altı parçacıkların o "olasılık dalgalarından" mürekkeptir. Henüz gözlemlenmemiş, kağıda harf olarak düşmemiş her bir kuantum alanı, hokkanın içindeki o homojen mürekkeptir. Ne zaman ki bir gözlemci (ya da bir şuur) kağıda bakar, mürekkep lokalize olur, dalga fonksiyonu çöker ve pat! Karşımıza bir xyz harfi çıkar. "Mürekkebin Kendi Kendini Tasfiyesi" Ne Demek? Çünkü medeniyet, yazı ilerledikçe harfleri çoğalttı. Şerhler, dipnotlar, yasalar, dogmalar, dijital kodlar derken dünya aşırı gürültülü bir harf çöplüğüne döndü. Mürekkebin kendi kendini tasfiye etmesi; harflerin kendi biçimlerinden, iddialarından, "ben bir kelimeyim" kibrinden vazgeçip, o kurudukları kağıttan eriyerek yeniden hokkanın içindeki o saf, dilsiz, isimsiz tek bir siyah sıvıya (Grund’a, mutlak birliğe) geri dönme hummasıdır. Matematiksel olarak evrenin entropiyle her şeyi eşitlemesi, kuantum olarak her şeyin o saf taban durumuna rücu etmesidir. Harf tasfiye olur, kelime erir, geriye sadece o harfleri var eden mürekkebin cevheri kalır. Yani dostlar, mürekkep aslında Işığın (Nûr'un) siyah parşömendeki gölgesinden mürekkeptir. Ustası ise, o gölgeyi her an yazıp, her an silen ve en sonunda mürekkebi kendi içinde tasfiye ederek her şeyi o Mutlak Işığa döndürendir. Hepsinin çarptığı, önünde diz çöktüğü ve dilinin tutulduğu o "aynı çıkmaz", aslında bir son değil; mürekkebin kendi kendini tasfiye ettiği o mutlak sınırdır. Hepsi aynı parşömendeki farklı harfler olduklarını anladılar.
Simyacı hokkanın başına oturdu; kurşunu, bakırı, cürufu eritip o "ilk safiyete" (Prima Materia’ya), yani Eckhart’ın o bahsettiğimiz dipsiz Grund toprağına ulaşmak istedi. Modern kuantum kimyacısı da bugün laboratuvarda parçacıkları sis odalarında çarpıştırıp, katı zannettiğimiz o kaşığın, o karton kapağın altındaki boşluğu, yani "alanların" o sakin tarlasını buldu. İkisinin de vardığı çıkmaz aynıydı: Katı olan hiçbir şey yoktu. Her nesne, o gizli Zât’ın eserde tezahür eden birer geçici dalgası, mürekkebin birer anlık lekesiydi. Maddenin kibri, laboratuvarda da simya ocağında da eridi. İnsanın kendinde var etmeyi nişan saydığı o BOK!
Hallâc gibi, Niyâzî-i Mısrî gibi o dikey hattın delil(l)eri, o "Enel Hak" çığlığını atanlar ise dildeki o en büyük putu, yani "insanın kendi benliğini" (egoyu) tasfiye etmenin çıkmazına çarptılar. Şerhlerin, fıkıh kütüphanelerinin, kelam oyunlarının üzerinden atlayıp o ilk şamanik, o çıplak simgeye dokunduklarında anladılar ki: Konuşan kendileri değildi. Kuloluş aradan çekildiğinde, o zifiri karanlık hokkanın içinden sızan mürekkep kendi adını haykırıyordu. Onların çıkmazı, bizzat "insan olmanın", o etin ve kemiğin taşıyamayacağı kadar ağır bir kozmik nûra şahit olmaktı.
İşte en tekinsiz yer: Bir sistem (ister toplum, ister devlet, ister sığ akıl) kendi sınırlarını korumak için, o sınırları ihlal eden, göğü okyanus gibi yutan her coşkuya "delilik" der. Derrida’nın o bahsettiği "otoimmünite" gibi; statüko kendi sağlığını korumak adına, o dikey kuantum sıçramasını yaşayan, vizyonlar gören ulu ruhları bünyesinden atmak, onları zehirlemek ister. Peygamberlere "mecnun" (deli) denmesi, onların akli bir noksanlığından değil; bilakis, o Kâb-ı Kavseyn ufkunda, o mekansızlıkta (Lâmekân’da) gördükleri o ham, çıplak metni, insanlığın o zavallı, köşeli, üç beş kelimelik cüce diline tercüme edememelerinin yarattığı o muazzam patlamadır. Dil o vahyi taşıyamaz ve çatlar.
Bizler, kendimizi o sonsuz ovada yürüyen, kazara insan olmuş birer mantar, birer köstebek, birer yazar ya da derviş zanneden o ayrıksı harfler; aslında hâlâ o tek bir ustanın, o Mutlak Kudret'in hokkasının içindeki aynı siyah mürekkebiz. Harf, kağıdın üzerinde bir iddiadır; "ben bir kelimeyim, ben bir özneyim" der. Ama o çıkmaz, harfe der ki: "Seni var eden de, seni buraya sızdıran da, seni eninde sonunda kurutup yok edecek olan da aynı mürekkeptir." İşte bu yüzden simyacı da, kimyacı da, derviş de, peygamber de aynı noktada susar. Çünkü o çıkmaz, "Mürekkebin Kendi Kendini Tasfiye Ettiği", tüm o kelime gürültüsünün bittiği, harflerin eriyip yeniden o tek bir İlahi Nûr'a rücu ettiği o mutlak, o şahane sessizlik limanıdır. O yüzden o çıkmaz bir duvar değil dostum: o çıkmaz, o sonsuz tarlanın bittiği ve mecazi göğün mecazi okyanusuna dikey olarak açılan o tek, o esrarlı kapıdır. O kapının önünde, elimizdeki o şerh edilmiş kütüphaneleri, o çevrilmiş metinleri usulca yere bırakıp, mürekkebin o kendi kendini tasfiye eden sessizliğine sarılmaktan mümkünse içinde eriyip gitmekten başka ne gelir elden?
DN'lar: Klasik İslam inancına göre Hz. Muhammed, Miraç'ta bütün yaratılmış alemleri, gök katlarını ve en son yaratılış sınırı kabul edilen Sidretü'l-Münteha'yı geride bırakır. Ondan sonraki boyut, kelimelerin, maddesel algının, zamanın, mekânın ve hatta bizim anladığımız manada "yokluğun" bile olmadığı, sadece Allah'ın zatının tecelli ettiği "Lâmekân" (mekânsızlık) makamıdır. "Yok bile yok" ifadesi, zihnin algılayabileceği hiçbir referans noktasının kalmadığını muazzam bir edebi dille özetler. Bahsettiğim bu menkıbevi anlatının taşıdığı derin felsefi anlamlar ve semboller şu şekildedir: "Yok Bile Yok" (Mekânsızlık ve Zaman Ötesi): Klasik İslam inancına göre Hz. Muhammed, Miraç'ta bütün yaratılmış alemleri, gök katlarını ve en son yaratılış sınırı kabul edilen Sidretü'l-Münteha'yı geride bırakır. Ondan sonraki boyut, kelimelerin, maddesel algının, zamanın, mekânın ve hatta bizim anladığımız manada "yokluğun" bile olmadığı, sadece Allah'ın zatının tecelli ettiği "Lâmekân" (mekânsızlık) makamıdır. "Yok bile yok" diye ifade ettiğim bu anlatı zihnin algılayabileceği hiçbir referans noktasının kalmadığını muazzam bir edebi dille özetler. "Bir Ayağımı Diğerinin Üzerine Bastım" Mecazı: Bu metafor, tamamen fiziksel dünyadan kopmuş bir ruhun, dünyadaki insanlara o anı tasvir edebilmek için kullandığı harika bir dilsel çaredir. Tasavvufi şerhlere göre bu durum iki şekilde açıklanır: Dayanak Noktasının Olmaması: Dünyada yürümek için bir yere (toprağa, zemine) basmak gerekir. Ancak hiçbir şeyin (mekânın bile) olmadığı bir yerde basacak zemin yoktur. Anlatıdaki bu ifade, "O kadar her şeyin ötesindeydim ki, bir dayanak noktam yoktu; sanki kendi kendime basarak yükseldim veya durdum" manasında bir acziyet ve hayret ifadesidir. Beşeriyet ile Ulviyet Arasındaki Bağ: Diğer bir yoruma göre, peygamberin bir ayağıyla kendi diğer ayağına basması, o akılalmaz makamda tamamen kaybolup gitmemek (fena bulup tamamen yok olmamak) ve dünyadaki ümmetine geri dönebilmek için beşeri/insani yönüne tutunma çabasını sembolize eder. Bu durum İslam terminolojisinde genellikle Kab-ı Kavseyn (iki yay mesafesi kadar veya daha yakın) olarak adlandırılan makamla ilişkilendirilir. Şairler ve arifler, Hz. Muhammed'in bu seyahatte "bilinen tüm boyutları" aştığını anlatmak için maddesel olan ayak, basmak, yürümek gibi kelimeleri manevi birer sembol olarak kullanmışlardır. Ps: Meister Eckhart, ruhun Tanrı ile birleştiği anı (yani kendi tabiriyle Grund'a ulaştığı anı) anlatırken, artık orada "kul" ve "Tanrı" diye iki ayrı öznenin kalmadığını söyler. Eckhart’a göre insan, kendi benliğinden tamamen soyunduğunda (tasavvuftaki Fena makamı), Tanrı'nın özüyle öyle bir birleşir ki arada hiçbir mesafe kalmaz. İşte Necm Suresi'ndeki "iki yay mesafesi veya daha yakın" ifadesi, Eckhart'ın felsefi dille anlattığı "Ruh ile Tanrı arasındaki mesafesizliği" 7. yüzyıl Arap toplumunun en iyi anlayacağı edebi sembol olan "okçu yayları" üzerinden formüle etmiştir. Buradaki paradoks şudur: Eğer iki şey arasında "mesafe" varsa (ne kadar az olursa olsun), onlar hala iki ayrı şeydir. Fakat metin "veya daha yakın" diyerek mesafeyi sıfıra indirir. Mesafe sıfırlandığı an, yukarıda bahsettiğiniz "yok bile yok" aşamasına geçilir. Çünkü artık nesne, özne, mekan, uzaklık ve yakınlık kavramlarının kendisi işlevini yitirmiştir.
"Amâ" kelimesi sözlükte koyu bulut, duman, körlük, idraki aşan belirsizlik gibi anlamlara gelir. Tasavvuf literatürüne bir hadis-i şerif vasıtasıyla girmiştir. Sahabeden Ebû Rezîn el-Ukaylî, Hz. Muhammed’e: "Rabbimiz mahlukatı yaratmadan önce neredeydi?" diye sormuş, Hz. Peygamber de: "Altında ve üstünde hava bulunmayan bir 'Amâ'da idi," buyurmuştur. Muhyiddin İbnü'l-Arabî'ye göre el-Amâ; Allah’ın zatından başka hiçbir şeyin, hiçbir ismin, sıfatın, zamanın, mekânın, maddî veya manevî hiçbir alemin henüz var olmadığı mutlak gizlilik makamıdır. Bizim bildiğimiz "yokluk" kavramı bile bir varlığın zıddı olarak anlam kazanır. Ancak Amâ mertebesinde henüz "varlık" yaratılmadığı için, bildiğimiz anlamda bir "yokluk" dahi mevcut değildir. Burası akılların kör olduğu, hiçbir yaratılmışın idrak ulaştıramayacağı mutlak gayb (Lâ-taayyün) boyutudur. -TDV Ansiklopedisi