MERHABA

Ihvan-ı Safa'nın Fi Tabiaati'n Nabat - Bitkilerin Doğası Üzerine Risalesini bozkır kökünün saf ontolojisinde hür kılmak, kardeşlikle kardeşlik...

Sevgili Oğlum,

Umudum; bulduklarımdan ötesini ve çokunu bulabilip sindirebilmen, sana aktaramadıklarım için içim hep rahattı -çünkü bu benim değil bizi gözetleyenlerin meselesidir… Her türlü yapay, saraylı ve ansiklopedik anlatıyı senin için her daim tasfiye ettim, sen hep karanlıktaki nuru görebilen bir çocuk olarak geldin… Aradığın -ki sana aratıldığındandır aramaklığın, o "kadim olmazdan evvelki saflık", bilginin henüz mülkleşmediği, isimlendirilmediği ve insanın doğanın karşısında bir "özne" olarak kibirlenmediği o çıplak, doğrudan aşamadır. Ki bu insansız kıyının insanla ilk temasının hiçlik çizgisidir. Şimdi sana okuyacağını -aradığını- bildiğimden bıraktığım külliyatı içerisinden İhvan-ı Safa’nın -özellikle 21. Risale: Fi Tabiaati’n-Nabat / Bitkilerin Doğası Üzerine- etnobotaniğe dair tüm o katmanları aşmak kendilerine "şaman" demeyi bile bilmeyen, o adlandırma evveli, evvelin ahirlerinden olanlardan birini İç Asya kökünün saf, organik ontolojisiyle şerh ettiğim metinleri yolluyorum. Bu şerh, doğayı evcilleştiren değil; insan bilincini doğanın akışına kurban eden bir "ilk-dil" arayışıdır.

Bir gün bir yerlerde bir formda kavuşmak üzre…

Ketebehu el-fakir Cemîl bin Hamdullah babanız,

Metindeki “ilk insan” yada benzeri kullanımların her hangi bir din ya da mitolojiyle bağlantısı sıfırdır! Metindeki x bir coğrafi ismin bağlantısının insan algısındaki kurumsal toprak etnos vb boklarla devletlerle sınırlarla vs bağlantısı sıfırdır! Metindeki “içasya” bugün bildiğiniz anlamıyla içaasya değildir bir etnos imleci asla değildir. Bu metinde insan ve kültürüne işaret edilmemiştir. 

Tohumun Karanlığı ve Toprağın Altındaki Kozmik Akış Yeraltı / Erlik Aleminin İlksel Niteliği

İhvan-ı Safa Şerhi: İhvan, risalede tohumun toprağa düşüşünü ve orada "kuvveden fiile" çıkış sürecini anlatırken, toprağın altındaki karanlığı pasif bir yokluk olarak görmez. Tohum, toprağın altındaki mineralleri, nemi ve gizli sıcaklığı emerek Nefs-i Küllî’nin (Tümel Nefis) yeryüzündeki ilk katı formunu oluşturur. İhvan buna "kuvvet-i nâmiye" (büyütücü güç) der. Kadim İç Asya Şerhi: İsmini bilmeyen o ilk insanın kozmolojisinde, toprağın altı ölümün değil, kesintisiz doğumun ve kök-ruhların (yer-su) merkezidir. Tohumun karanlıkta patlaması, yerin altındaki o vahşi, ham enerjinin (sonradan Erlik olarak dramatize edilecek olan o ilksel, karanlık yaratım gücünün) yeryüzüne doğru fışkırmasıdır. Bitki kökü, yeraltı dünyasıyla kurulan ilk ve en doğrudan bağdır. İhvan’ın "Tümel Nefis" dediği şey, o kadim kökte, toprağın altından yukarı doğru sızan ve her şeyi birbirine bağlayan o isimsiz, akışkan can suyudur. Yaprak Damarlarından Gökyüzüne: Dikey Aks Dünya Ağacı ve Felekler

İhvan-ı Safa Şerhi: Risalede bitkilerin gövde salması, dallanması ve yapraklarının güneşe (ışığa) doğru yönelmesi, feleklerin (gezegensel kürelerin) ve yıldızların yeryüzündeki maddeleri yukarı doğru çekim gücüyle açıklanır. Bitki, arz (yer) ile arş (gök) arasında dikey bir köprüdür; göksel ışığı emer ve onu yeryüzünde somutlaştırır. Kadim İç Asya Şerhi: Bu, kozmosun merkezinde duran ve tüm alemleri (yeraltı, yeryüzü, gökyüzü) birbirine bağlayan "Dünya Ağacı" (Baiterek / Ulu Kayın) mitinin, adlandırma öncesi saf halidir. O ilk insan için ağaç, gökyüzünü ayakta tutan dikey bir akstır. Yaprakların rüzgardaki fısıltısı, gökteki ruhların (feleklerin) yeryüzündeki sesidir. İhvan’ın matematikselleştirdiği o göksel çekim, kadim kökte göğün ve yerin kesintisiz, cinsel ve varoluşsal birleşme arzusudur. Bitki bu arzunun somut bedenidir.

[İHVAN-I SAFA KOZMOLOJİSİ] [KADIM İÇ ASYA KÖKÜ]

Aşırı Göksel Akıl / Felekler Gök Ruhları / Ülgen Alemi │ │ ▼ ▼ [Dikey Gövde / Kuvvet-i Nâmiye] ◄───► [Dünya Ağacı / Saf Can (Kut)] ▲ ▲ │ │ Karanlık Madde / Kuvve-i Arz Kök Ruhları / Yer-Su / Erlik

Bitkisel Bilinç ve Şifa İlminin "İsimsiz" Aktarımı

İhvan-ı Safa Şerhi: İhvan-ı Safa, bitkilerin bir "idraki" (duyumsaması) olduğunu savunur. Bitki acıyı, sıcağı, soğuğu hisseder; kendine zarar verecek olan şeyden kaçınır (örneğin köklerini zehirli topraktan uzaklaştırır). Şifa, bitkinin içindeki bu özgün niteliğin (mizacın), insanın bozulan mizacını dengelemesi sürecidir. Kadim İç Asya Şerhi: İşte ticari, seküler şamanizmin asla anlayamayacağı en saf nokta burasıdır: Bitki, insanın şifa için kullandığı bir "nesne" veya "ilaç" değildir; bitki bir "öğretmendir". O ilk kökte, bitkiler insanla doğrudan, kelimesiz, rüyalar ve kokular aracılığıyla konuşurdu. Şifa bulmak, bitkiyi tüketmek değil, bitkinin ruhunu (canını) kendi bedenine davet etmek ve onunla uyumlanmaktır. İhvan’ın "mizaç dengesi" dediği şey, o ilk saflıkta bitki ruhu ile insan ruhunun kurduğu o tekinsiz, kelimesiz ortaklıktır. Bitkisel Esanslar ve Dumandaki Tasfiye Tütsü ve Arınma

İhvan-ı Safa Şerhi: Risalelerde bitkilerin yakılmasıyla veya damıtılmasıyla elde edilen kokuların, insan ruhunu (nefs-i cüz'i) hafiflettiği ve onu rasyonel dünyanın bağlarından kopararak yücelttiği belirtilir. Koku, maddenin en uçucu, ruhaniyetine en yakın halidir. Kadim İç Asya Şerhi: Bu, seküler dünyanın "aromaterapi" diyerek basitleştirdiği, oysa kökte transın ve boyut değiştirmenin anahtarı olan Arçın (Üzerlik / Ardıç) tütsüleme ritüelinin ta kendisidir. Bitki ateşe verildiğinde, katı bedeni tasfiye olur ve içindeki o saklı, isimsiz ruh duman halinde salınır. O ilk insan için bu duman, insan bilincini katı gerçeklikten koparıp, bitkisel bir algı boyutuna sürükleyen akışkan bir koridordur. Önümüze serdiğimiz bu şerh metninde, İhvan-ı Safa’nın o rasyonel-felsefi diliyle, İç Asya’nın o adsız, mülksüz, çiğ ve saf ontolojisi aynı dikey doğrultuda birleşiyor. İki gelenek de insanın sesini kısıyor; insanı doğanın hakimi değil, doğanın içinden geçen akışkan bir sızıntı olarak konumluyor. Doğumun neşeli değil, tekinsiz ve vahşi olduğu o ilksel yarıkta. Burada bitki, saksıda büyüyen evcil bir süs değil; toprağın altındaki o muazzam basınca ve karanlığa karşı holds-barred (kuralsız) bir savaş yürüten, maddeyi yarıp cana dönüştüren radikal bir ajandır. İhvan-ı Safa’nın felsefi diliyle, İç Asya’nın adlandırma öncesi o çiğ, çıplak ontolojisini bu patlama anında çarpıştıralım ve şerh edelim… Rahmin Karanlığı vs. Erlik’in Ham Maddesi "Yeraltındaki Doğum Sancısı"

İhvan-ı Safa Şerhi: İhvan, tohumun toprağın altındaki sürecini anlatırken, toprağı bir pasif alıcı değil, tohumun içindeki o saklı ateşi körükleyen yoğun bir kütle (heyûlâ) olarak görür. Tohum, toprağın suyunu ve hararetini emdikçe kendi kabuğuna sığmaz olur. İhvan buna "mürekkebin infisali" (yoğunlaşmış olanın çatlayarak ayrışması) der. Can, maddesel hapishanesini içeriden gelen bir tazyikle parçalamak zorundadır. İç Asya’nın Kadim Kökeni: O ilk insan için bu an, toprağın altındaki o ham, karanlık ve tekinsiz gücün (yer-su kökleri) tohumu sıkıştırma anıdır. Orası huzurlu bir anne rahmi değildir; kaotik, çiğ ve tehlikeli bir dönüşüm fırınıdır. Tohum, o karanlıkta yok olmakla, yeryüzüne doğru dikey bir ok gibi fırlamak arasında bir ölüm-kalım savaşı verir. Canın maddeden fışkırması, karanlığa indirilmiş radikal bir darbedir. Kabuğun çatlama sesi, evrenin ilk yaratılışındaki o adsız yırtılmanın mikro düzeydeki yankısıdır. Can Suyu Değil, Kozmik Bir İstila Kuvvet-i Nâmiye vs. Kut’un Sızması

İhvan-ı Safa Şerhi: Kabuk çatladığı an, İhvan-ı Safa’nın deyimiyle Kuvvet-i Nâmiye (Büyütücü Güç) maddede tam bir diktatörlük kurar. Bu güç, toprağın altındaki cansız mineralleri, çürümüş organik yapıları ve suyu acımasızca kendi bünyesine katar, onları asimile eder ve "canlı bitki eti" haline getirir. Cansız olan, canlı olan tarafından yutulur. İç Asya’nın Kadim Kökeni: Bu, ticari şamanizmin sandığı gibi "doğayla barış içinde yaşamak" falan değildir; bu, Kut’un (ilahi yaşam enerjisinin) maddeyi istila etme anıdır. Tohum patladığında, toprağın altındaki o amorf, biçimsiz karanlığı kendi dikey iradesine boyun eğdirir. Kökler aşağı doğru tekinsiz birer pençe gibi uzanırken, filiz yukarı doğru toprağı yırtar. O ilk insan, toprağın altından fışkıran bu gücü izlerken dehşete düşerdi; çünkü orada insanın kontrol edemediği, evcilleştiremediği, bütünüyle yabancı ve otonom bir "canlanma" iradesi vardı.

[KATILIK / HAPİSHANE] [YIRTILMA / İSTİLA] │ Tohumun Ham Kabuğu │ ───────────► │ Kabuğun Çatlaması │ │ (Heyûlâ / Madde) │ (Patlama Anı)│ (İnfisal / Kut) │ │ │ ▼ ▼ Toprağın Basıncı ve Karanlığı Kuvvet-i Nâmiye'nin İstilası (Kaotik Yeraltı Güçleri) (Dikey Aksın Doğuşu)

Bilincin İlk Çıplak Hali Kelimesiz ve İsimsiz Algı

İhvan-ı Safa Şerhi: İhvan-ı Safa, risalede çok çarpıcı bir şey söyler: Bitki, toprağın altındayken bile ne tarafa kök salacağını, ne tarafa filiz vereceğini "bilir". Aşağısı neresi, yukarısı neresi; bunun ayrımına rasyonel bir akılla değil, Tümel Nefis’ten sızan doğrudan bir sezgiyle varır. Bitkinin bu ilk yönelimi (hareket-i tabiiyye), evrendeki en saf bilgi biçimidir. İç Asya’nın Kadim Kökeni: Kadim, adsız kökte bu durum, bitkinin insan algısından tamamen bağımsız olan o ilksel uyanıklığıdır. Bitki, insan ona bir isim vermeden, onu bir tıp kitabına veya simya formülüne hapsetmeden evvel de o karanlığın içinde yönünü buluyordu. İnsan, bu tekinsiz patlamayı ve yönelimi gördüğünde, evrende kendisinden çok daha kadim, kelimesiz, sessiz ama mutlak bir "aklın" devrede olduğunu anlar ve kibrini tamamen yitirirdi. O halde her zaman o tekinsiz, yeraltı diyaloglarının loşluğuna inelim. Çünkü tohumun toprağın altında çatladığı o ilk mikro-saniyede, karşısında boş bir kara delik değil; kendisinden önce çürümüş olanların hafızası, kadim mineral iskeletler ve toprağın altına sızmış ölülerin tortusu vardır. Bu diyalog neşeli bir "merhaba" değil; bir mülkiyet, beslenme ve otonomi savaşıdır. İhvan-ı Safa'nın felsefi katmanlarıyla İç Asya'nın o adsız, mülksüz, çiğ ve ilk-dil ontolojisini bu karanlık fısıltıda çarpıştıralım: Çürümenin Hafızasıyla Temas: "Maddenin İstihalesi" - "Ölülerin Kemik Suyu"

İhvan-ı Safa Şerhi: İhvan, tohumun topraktaki çürümüş organik maddeleri (özellikle hayvan leşlerini, eski bitki kalıntılarını) emerek büyümesini bir istihale (niteliksel dönüşüm) olarak açıklar. Tohum, o ölü dokuların içindeki cevheri süzüp alırken, geçmişin maddesel tortusuyla doğrudan bir alışverişe girer. Cansız ve kokuşmuş olan, bitkinin simyasal emişiyle "saf can" formuna dönüştürülmek üzere yukarı çekilir. İç Asya'nın Kadim Kökeni: Adlandırma öncesi o ilk insan için bu, toprağın altındaki ataların ve kök-ruhların yeraltı sularıyla tohumu emzirmesidir. Tohum, kendisinden önce ölmüş olan her şeyin "kemik suyunu" ve hafızasını içerir. O karanlıkta fısıldaşanlar, toprağın hafızasıdır. Tohum o tekinsiz diyalogda ölüme der ki: "Seni yutacağım, senin çürümüşlüğünden kendime dikey bir omurga var edeceğim." Bitki bu yüzden tekinsizdir; çünkü köküyle doğrudan ölüler aleminden beslenip, yüzünü göğe dönen tek canlıdır. Parazitik Ortaklık ve Miselyum Savaşı "Kuvve-i İmtizac" - "Yeraltı Ağlarının Gizli Anlaşması"

İhvan-ı Safa Şerhi: İhvan, risalede bitkilerin toprağın altındaki unsurlarla kurduğu o gizli seçiciliğe değinir (kuvve-i imtizac / birleşme yeteneği). Tohum her şeyi emmez; toprağın altındaki elementlerle, nemle ve mikro-organizmalarla tekinsiz, kimyasal bir "pazarlık" yapar. Neyin içeri alınacağı, neyin dışarıda bırakılacağı bitkisel bilincin o ilksel, matematiksel ayıklama sürecidir. İç Asya'nın Kadim Kökeni: Ticari şamanizmin "doğa ananın şefkati" dediği şey, o kökte bütünüyle bir parazitizm ve ittifak savaşıdır. Tohum patladığı an, toprağın altındaki o devasa, merkezsiz miselyum (mantar) ağlarıyla karşılaşır. Bu ağlar bitkiye suyu taşırken, bitkiden karbonu söker alır. Bu, kelimesiz, çıplak ve gaddar bir simbiyotik ticarettir. Tohum ile yeraltı ağları arasındaki bu tekinsiz diyalog, insanın henüz dili icat etmediği dönemlerde doğanın kendi arasında kurduğu o ilk, karanlık kontrattır.

[YERALTI HAFIZASI / TORTU] [TOHUMUN DİKEY İRADESİ] │ Ölülerin Kemik Suyu │ ◄──────────► │ Kabuğu Yırtan Yeni Can │ │ (Heyûlâ / İstihale) │ (Tekinsiz) │ (Kut / Kuvve-i İmtizac)

(Diyalog) │ │ ▼ ▼ Çürümenin Kadim Hafızası Geçmişi Yutarak Büyüme

Zamanın Yırtılması: "Dönüşen Zaman" - "Ebedi Döngü"

İhvan-ı Safa Şerhi: İhvan-ı Safa için tohumun yeraltındaki bu diyaloğu, zamanın düz bir çizgide akmadığının kanıtıdır. Zaman daireseldir; bitki ölür, toprağa karışır, tohum olur ve o tohum geçmişi yutarak yeniden doğar. Bu, Kevn ve Fesad (oluş ve bozuluş) çarkının tam merkezidir. İç Asya'nın Kadim Kökeni: O isimsiz ilk kökte bu durum, zamanın hafızasızlığıdır. Tohum, toprağın altındaki o karanlık diyalogda dünle bugünü ayırmaz. Onun için bin yıl önce çürümüş bir ağacın tortusuyla, dün toprağa düşmüş bir yaprak aynı "şimdi"nin içindedir. Bitki, insanı o doğrusal, tarihsel zaman hapishanesinden çıkarıp toprağın o dairesel, acısız ve zamansız yutuculuğuna davet eder.

İşte bu yüzden, o tekinsiz diyalog her zaman daha gerçektir; çünkü insanın kurguladığı tüm o steril felsefeler, dinler ve tanımlar toprağın üstünde yürürken; bitki, kökleriyle insanın en çok korktuğu o karanlık, çürütücü ve mülksüzleştirici düzlemle her an pazarlık halindedir. İçsel Çatlak Kökün İnsanın Rüyalarına ve Bilincine Sızışı (Zihindeki İnsansız Boşluk)

Bu aşamada o ilk insan, toprağın altındaki o çürüme hafızasını taşıyan kökü (örneğin akıl uçuran bir bitki yumrusunu) çiğnediğinde ya da onun kokusuyla sarmalandığında, kendi rasyonel dilini ve kimliğini kaybeder.

İhvan-ı Safa Şerhi: İhvan, risalede bitkisel ruhun (en-Nefsü’n-Nebâtiyye) insan bedeni ve ruhu üzerindeki doğrudan tesirini inceler. Bitkisel özler insan kanına karıştığında, rasyonel aklın (akl-ı cüz'i) katı bentleri yıkılır. İhvan buna "mizacın istihalesi" (bilincin kimyasal olarak başkalaşması) der. İnsan ruhu, o an kendi bireysel sınırlarından çıkarak bitkiyi de var eden o devasa Tümel Nefis’in akışına kapılır. İnsanın zihni, bitkinin kozmik hafızası tarafından işgal edilir. İç Asya'nın Kadim Kökeni: O ticari şamanizmin "trans" veya "vizyon" dediği şey, o adlandırma öncesi saflıkta bütünüyle bir bilinç kurbanıdır. İnsan o kökü yuttuğunda, kendi içindeki "insan sesini" tamamen susturur. Zihninde açılan o karanlık boşlukta, toprağın altındaki o demin konuştuğumuz tekinsiz diyalog oynamaya başlar. İnsan artık kendi rüyalarını görmez; toprağın, çürümüş ataların ve miselyum ağlarının ortak rüyasını görmeye başlar. İnsan, kendi bedeninin içinde bir yabancıya, bütünüyle bitkisel bir algıya dönüşür. Zaman durur, hafıza sıfırlanır.

Dışsal Çatlak Patlamanın Toprak Üstünde Kurduğu Tekinsiz Gölge (Vahşi Kozmos)

Aynı anda, o tohumun toprağı yırtıp yeryüzüne fırlattığı o ilk yeşil filiz ve onun arkasından gelen gölge, toprağın üstündeki dünyayı insan için tekinsiz bir tapınağa dönüştürür.

İhvan-ı Safa Şerhi: İhvan, bitkinin yeryüzünde büyümesini ve gölge salmasını, göksel feleklerin geometrik nizamının madde üzerindeki mutlak hakimiyeti olarak şerh eder. Bitki büyüdükçe, etrafındaki alanı kendi formuna uydurur. Onun yeryüzüne düşen gölgesi, göksel hakikatlerin fiziksel dünyaya düşen izdüşümüdür (zıll-i memdûd). İnsan o gölgenin altına girdiğinde, aslında kozmik geometrinin bir parçası haline gelir. Bu anlamda zamane insanının konumu ve arzu ettiği gelecek üzerine hiç de konuşmaya gerek yok. İç Asya'nın Kadim Kökeni: O ilk insan, toprağı yırtarak yükselen o yabancı gövdeye ve onun yeryüzüne vuran karanlık gölgesine baktığında dehşete düşerdi. Çünkü o gölge, güneşin altındaki evcil dünyayı ikiye bölen "tekinsiz bir yarıktır". Ağacın veya bitkinin gölgesi, yeraltındaki o karanlık kontratın yeryüzündeki mülkiyet sınırıdır. O gölgenin içine adım atmak, insanın kendi kurduğu o kırılgan dünyadan çıkıp, bitkinin hüküm sürdüğü o "insansız" egemenlik alanına girmektir. Gölge büyüdükçe, insanın kibri küçülür. Durumunuzu şimdi siz düşünün!

[YERALTI KONTRATI / TEKİNSİZ BAĞ]

▼ (İçsel İstilâ) ▼ (Dışsal İstilâ) [ZİHİNDEKİ ÇATLAK] [TOPRAK ÜSTÜNDEKİ GÖLGE] İnsanın Sesinin Kısılması
Toprağın Yırtılma Anı Bitkisel Algının Doğuşu
Gölgenin Alanı Kuşatması Hafızasız / Kelimesiz Boşluk
İnsansız Kozmosun İlanı

▼ [Kut'un ve Tümel Nefsin Zaferi]

İşte içteki o kelimesiz boşlukla, dıştaki o tekinsiz gölge birleştiğinde dostum, ortada ne "şaman" kalır, ne "simyacı", ne de "filozof". Sadece maddenin canlanma sancısı ve insanın doğanın karşısında bütünüyle eriyip gitmesi kalır. Ticari dünyanın asla sızamayacağı, o kadim olmazdan evvelki saflığın asıl tekinsiz dengesi burasıdır. Kelimelerin henüz imkan bulmadığı, dilin mülkleşmediği ve insanın sadece bitkisel işgale bir hoparlör olduğu o ilk adsız seslerin patlama anındayız. O ilk insan, toprağın altındaki o çürüme hafızasını taşıyan kökle zehirlendiğinde ya da dışarıdaki o devasa, tekinsiz gölgenin altında kendi kimliğini kaybettiğinde, gırtlağından yükselen şey bir "melodi" veya mantıklı bir "dua" değildi. O ses, canın maddeden koparken çıkardığı sürtünme sesiydi. İhvan-ı Safa’nın o kozmik musiki teorisiyle, İç Asya’nın adlandırma öncesi çıplak uyanışını bu ilksel çığlıkta çarpıştıralım:

Dilin İmhası ve Doğanın Akustik İstilası: "Savt-ı Mutlak" - "Kam’ın İlk Boğaz Sesi"

İhvan-ı Safa Şerhi: İhvan, Musiki Risalesi'nde seslerin kökenine inerken, harflerden ve kelimelerden önceki o saf, ham sese "Savt-ı Mutlak" (Sınırsız/Yalın Ses) der. Onlara göre rasyonel dil, insan aklının uydurduğu yapay bir sınırlandırmadır. Bitkisel ve kozmik enerjinin insanı ele geçirdiği an çıkardığı o ilk adsız sesler, feleklerin dönüşündeki o büyük, kelimesiz zikrin yeryüzündeki doğrudan yankısıdır. İnsan sadece bir enstrümandır; üfleyen ise Tümel Nefis’tir. İç Asya'nın Kadim Kökeni: O ilk insan kökle sarhoş olup rüyanın içine fırlatıldığında, ağzından çıkan ilk sesler göğsün derinliklerinden gelen, kelimesiz, amorf ve hayvansı bir boğaz sesidir (overtone / hömey). Bu ses, insanın doğaya söylediği bir şarkı değildir; doğanın rüzgarla, yaprak hışırtısıyla ve yeraltı sularıyla insanın gırtlağından dışarıya doğru çıkardığı sestir. İnsan o an konuşmaz, bitki onun içinden kendi sesini salar. O çıplak ses, insanın "özne" olarak intihar ettiği ve bütünüyle bir eko (yankı) haline geldiği andır. -

Çığlığın Geometrisi: Düzeni Sarsan Frekans

İhvan-ı Safa Şerhi: İhvan’a göre bu ilk sesler ve çığlıklar, hava zerrelerini dairesel dalgalar halinde yırtarak kozmik nizamın matematiksel frekansıyla uyumlanır. Maddesel bedende sıkışmış ruh, bu adsız çığlıkla kendi sınırlarını parçalar ve yukarıdaki o dikey aksa (göksel kürelere) doğru tırmanır. Bu, sesin simyasal tasfiyesidir. İç Asya'nın Kadim Kökeni: O ilk uyanışta bu çığlık, geceyi, sessizliği ve tekinsiz gölgeyi yırtan ilksel bir frekanstır. O ses neşeli bir ayin sesi değil, insan bilincinin o bitkisel istila karşısında duyduğu o kutsal dehşetin (misterium tremendum -bkz; Rudolf Otto) dışavurumudur. İnsan o adsız çığlığı attığında, etrafındaki tüm o miselyum ağları, ağaç kökleri ve karanlık gölgelerle aynı ritme senkronize olur. Doğa ve insan arasındaki o kalın duvar, o kelimesiz çığlığın yarattığı titreşimle çöker.

[İLKSAL FREKANS / ADSİZ SES] ▼ (Kozmik Yansıma) ▼ (Çıplak Gerçeklik) [SAVT-I MUTLAK] [BOĞAZIN YIRTILMA ANI] Harflerin / Kelimelerin Tasfiyesi Doğanın Gırtlaktan Taşması Feleklerin Kelimesiz Zikri Kutsal Dehşetin Frekansı İnsanın Enstrümana Dönüşmesi Duvarların Yıkılışı (Eko)

▼ [Dil Öncesi Saf Ontoloji]

Ticari Olmayan Şamanizmin "İlk Akordu"

İşte o seküler, turistik şamanizmin elindeki o ritmik, eğlenceli davul ritimleri ve satılık melodiler tam da bu noktada tamamen anlamını yitirir. Çünkü o "kadim olmazdan evvelki" saflıkta estetik hiçbir kaygı yoktu. O ilk sesler tekinsizdi, çiğdi ve dinleyen diğer insanları rahatlatmak için değil, onları da aynı dehşetin ve uyanışın içine çekmek için bir çağrıydı. İnsan, bitkinin toprağı yırtarken çıkardığı o sessiz sesi, kendi eti ve kemiğiyle bir çığlığa dönüştürüyordu. Toplu Trans ve Bitkisel Ortaklık (Hiyerarşisiz Kabile)

Gırtlaktan yükselen o ilk boğaz sesi ve çığlık, bencil bir bireyin çığlığı değildir; o gölgenin altında duran diğer bedenlerin duvarlarını yıkan kolektif bir dalgadır.

İhvan-ı Safa Şerhi: İhvan, külliyatın toplum ve siyaset felsefesini kurduğu risalelerde, insanların hakiki bir birlik oluşturabilmesi için dünyevi hırslardan ve bireysel egolardan soyunması gerektiğini söyler. Onların ideali olan "Medinetü’l-Fazıla" (Erdemli Toplum -Farabi önermesidir, incelemeniz öneridir), insanların birbirine çıkar ilişkileriyle değil, Tümel Nefis’in o tek ve akışkan frekansıyla bağlanmasıyla kurulur. Toplu sesleşme, ruhların birbirine kenetlenerek tek bir organizma haline gelme sürecidir. İç Asya'nın Kadim Kökeni: O adlandırma öncesi saflıkta bu an, insanların birer "bitki topluluğu" gibi hiyerarşisiz bir ağ kurma anıdır. O ilk ses etrafa yayıldığında, kabiledeki herkes kendi küçük benliğini, "ben kimim" sorusunu unutur. Ortada bir şef, bir kral, bir mülkiyet sahibi ya da bugünün ticari şamanizminde olduğu gibi parayla şifa satan bir "şifacı" yoktur. Herkes, toprağın altındaki o devasa miselyum ağları gibi, görünmez bağlarla birbirine kenetlenmiştir. Bedenler yan yana, ritimsiz ama aynı tekinsiz basınçla sarsılır. İnsanlık, tarih öncesinin o en çıplak, mülksüz ve hiyerarşisiz komünitesine, yani doğanın kendi öz nizamına geri döner. Çığlığın Ardından Gelen O Sağır Edici, Mutlak Sessizlik

Çığlık doruk noktasına ulaştıktan, bedenler o bitkisel istilayla tamamen sarsılıp yorulduktan sonra ses birden kesilir. İşte asıl tekinsiz eşik, her şeyin sustuğu o sağır edici boşluktur.

İhvan-ı Safa Şerhi: İhvan-ı Safa kozmolojisinde ses, maddeyi tasfiye ettikten sonra kendi kaynağına, yani Sükût-u Mutlaka (Mutlak Sessizlik) döner. Ses dalgaları diner ama arkasında bıraktığı şey boşluk değil, Akl-ı Evvel’in (İlk Akıl) o kelimesiz, harfsiz, durağan ve mutlak bilincidir. Ruh artık bir sese ihtiyaç duymaz; çünkü hakikatin kendisiyle, o durağan ve sonsuz ışıkla doğrudan yüzleşmektedir. İç Asya'nın Kadim Kökeni: O ilk uyanışta bu sessizlik, doğanın insan zihnini tamamen ele geçirdiğinin ve susturduğunun kanıtıdır. Çığlık bittiğinde, gece ve o devasa ağacın gölgesi insanın üzerine çöker. İnsan artık ne bir ses çıkarabilir ne de düşünebilir. Zihin o kadar saftır, o kadar kelimesizdir ki, rüzgarın yaprağa çarpma sesi bile insanın kendi iç sesi haline gelir. Toprak susar, gökyüzü susar ve insan, toprağın altındaki o tohumun patlamadan önceki o derin, karanlık sessizliğiyle eşitlenir.

[I. ADIM: TOPLU TRANS] [II. ADIM: MUTLAK SESSİZLİK] │ Bedenlerin Kenetlenmesi │ ───────────► │ Sesin Kaynağına Dönüşü │ │ (Bitkisel/Rizomatik Ağ) │ (Eşik) │ (Sükût-u Mutlak / Akıl) │

│ │ ▼ ▼ Hiyerarşisiz, Çıplak Komün Kelimelerin ve Bilincin Ölümü (Mülksüz İlk Kabile) (Doğayla Eşitlenme Anı)

İşte bu sıralı akış, bilginin henüz kurumsallaşmadığı, paraya tahvil edilmediği o ilksel tapınağın ta kendisidir İhvan kardeşim. Önce sesle maddeyi sarsıp mülksüzleşmek, ardından o sağır edici sessizlikte doğanın kendi çıplak varlığıyla baş başa kalmak... Şimdi bir şeyin "resmi" ya da "alfabesi" olmaktan ziyade o tekinsiz yeraltı diyaloglarının ve bitkisel işgalin et, kemik ve toprak üzerinde bıraktığı doğrudan yara izlerine inelim. İhvan-ı Safa’nın o Şekil ve Suret felsefesiyle, İç Asya’nın adlandırma öncesi çıplak ontolojisini bu kirletilmemiş kodun doğumuna…

Suretin Maddeden Soyulması: "Eser-i İlahi" - "Toprağın Çıplak İmzası"

İhvan-ı Safa Şerhi: İhvan, geometri ve şekil risalelerinde, bir nesnenin üzerindeki geometrik kodların ve çizgilerin, Tümel Nefis’in maddeye bıraktığı ilahi izler (el-Eser) olduğunu söyler. Bu kodlar, insan aklının uydurduğu semboller değildir. Bitkinin yaprağındaki damar ağı, ağaç kabuğundaki çatlaklar, tohumun dairesel formu; evrenin kendi kendini yazma biçimidir. Kirletilmemiş kod, insanın maddeyi taklit etmesi değil, maddenin kendi geometrisini insanın zihnine kazımasıdır. İç Asya'nın Kadim Kökeni: O mutlak sessizliğin ardından, o ilk insanın kayaya, toprağa ya da kendi derisine kazıdığı o ilk çizgi (sonradan sembolize edilecek olan o ilk tamga), bir tasarım değildir. O çizgi, tohumun toprağı yırtarken çıkardığı o tekinsiz yarığın geometrik izdüşümüdür. İnsan o kodu üretmez; bitkisel transın ardından gözünü açtığında, ağaç kabuğundaki o helezonik dönüşleri, köklerin yatay kesişimlerini görür ve o ham geometriyi olduğu gibi aktarır. Bu kodda mülkiyet yoktur; "bu benim çizgim" demez, "toprak burayı yardı" der.

İki Aksın Kesişimi: "Hatt-ı Müstakim" vs. "Kök ve Gövdenin Haçı"

İhvan-ı Safa Şerhi: İhvan kozmolojisinde, dikey çizgi (hatt-ı müstakim ) feleklerden arza inen nuru; yatay çizgi ise arzın üzerindeki maddesel yayılımı simgeler. Bu iki çizginin kesiştiği yer, yaratılışın koordinat merkezidir. Bitki, köküyle yatayda yayılırken gövdesiyle dikeyde yükselerek bu kozmik kodu kendi bedeniyle çizer. İç Asya'nın Kadim Kökeni: Kirletilmemiş o ilk kodda bu, Kök ile Gövdenin, yani Yeraltı ile Gökyüzünün kesiştiği o adsız eksendir. İnsan, bir ağacın gövdesiyle kökünün birleştiği o çıplak düğüm noktasına bakar. Oraya kazınan ilk artı (+) ya da haç şekli, dini bir sembol olmaktan çok uzaktır; o, tohumun patlayarak iki yöne birden (aşağı ve yukarı) aynı anda saldırdığı o ilksel yırtılmanın koordinatıdır. Bu kod, evrenin tekinsiz dengesini ayakta tutan görünmez iskeletin resmidir.

[İLKSAL GEOMETRİ / KİRLETİLMEMİŞ KOD] ▼ (Kozmik Suret) ▼ (Çıplak İz) [EL-ESER / İZ] [İLK YIRTIK / TAMGA] Maddenin Kendi Geometrisi Kabuktaki Helezonun Aktarımı Hatt-ı Müstakim (Dikey Aks) Yeraltı-Yerüstü Koordinatı İnsan Akılının Tasfiyesi Mülkiyetsiz İlksel İmza

▼ [Doğanın Kendi Kendini Yazışı]

Satılamayan, Pazarlanamayan "İlk İşaret"

İşte o seküler, ticari şamanizmin tişörtlere bastığı, kolyeler yapıp sattığı, "enerji sembolü" diyerek pazarladığı iğrenç saçma sikim suları ayahuaska diye gerzeklere sattığı her şey bu noktada tamamen çöker İhvan kardeşlerim. Çünkü kirletilmemiş öz/kod, insana güç veren bir tılsım değildir; insanın kibrini elinden alan bir mühürdür. O kodun yazıldığı yerde insan "Ben doğaya hakimim" diyemez; aksine, o kodun altına girerek doğanın mülksüz, adsız ve kelimesiz bir parçası olduğunu ilan eder. O işaret, toprağın altına sızan o ölülerin kemik suyuyla, yukarısı arasındaki o tekinsiz kontratın imzasıdır. Görünmez coğrafya...

İşte insanın çizdiği tüm sınırların, mülkiyet haritalarının, devletlerin ve imparatorlukların hükümsüz kaldığı o tek gerçek yeryüzü düzlemi burasıdır İhvan kardeşim. Bu coğrafya siyasi sınırlarla, nehir yataklarının insan elindeki tapularıyla değil; toprağın altındaki miselyum ağlarıyla, ağaçların gökyüzüyle kurduğu görünmez dikey gerilim hatlarıyla ve rüzgarın taşıdığı tohum yollarıyla çizilmiştir. İhvan-ı Safa’nın o Arzın Tabakaları ve İklimler teorisiyle, İç Asya’nın adlandırma öncesi o mülksüz, çiğ ve ilk-dil coğrafyasını bu görünmez haritada şerh edelim. Koordinatların İlksel Dağılımı: "Küre-i Arz" - "Ruhların Göç Göğü"

İhvan-ı Safa Şerhi: İhvan, coğrafya ve astronomi risalelerinde yeryüzünü insanın parsellediği bir mülk olarak görmez. Onlar için arz, feleklerin (gezegensel kürelerin) yeryüzüne indirdiği enerjilere göre yedi ana iklime (ekâlim-i seb'a) bölünür. Bu iklim çizgileri görünmezdir; her iklim, üzerindeki bitkilerin ve canlıların mizacını dikte eder. Coğrafya, insanın şekillendirdiği bir yer değil, insanın üstündeki göksel geometrinin yeryüzündeki akışkan haritasıdır. İç Asya'nın Kadim Kökeni: O ilk saflıkta bu durum, yeryüzünün "isimsiz ve çitsiz" oluşudur. O ilk insan için sınır, bir krallığın bittiği yer değil; bir bitki türünün bittiği, başka bir ağaç topluluğunun egemenliğinin başladığı yerdir. Haritayı insan değil, bitki örtüsü çizer. Kökler ve tohumlar toprağın altından ve üstünden yayılarak kendi imparatorluklarını kurarlar. İnsan bu coğrafyada sadece bir yolcudur; mülk sahibi değil, bitki yollarının tebaasıdır.

Görünmez Merkezler ve Kutsal Akslar: "Cebel-i Kaf" vs. "Ulu Kayın'ın Gölgesi"

İhvan-ı Safa Şerhi: İhvan kozmolojisinde yeryüzünün görünmez bir omurgası ve denge merkezleri vardır. Fiziksel dağlar ve nehirler, aslında yeraltındaki o büyük enerjilerin düğüm noktalarıdır. Geometri risalelerinde anlattıkları gibi, bu gizli merkezler evrenin dengesini ayakta tutar. Görünmez coğrafya, bu enerjilerin kesişim noktalarının haritasıdır. İç Asya'nın Kadim Kökeni: O ilk uyanışta bu omurga, yer-su ruhlarının toplandığı, insanın haritada göremediği ama bedeninde o tekinsiz basınçla hissettiği "canlı alanlar"dır. Bir dağın eteği, bir suyun kaynağı ya da ormanın derinliklerindeki yaşlı bir ağaç, o görünmez coğrafyanın başkentidir. O ilk insan oraya geldiğinde dilini tamamen yitirir; çünkü o alanın kendi başına bir egemenliği, insanı mülksüzleştiren çıplak bir kutsallığı vardır. Burası seküler şamanizmin "pozitif enerji noktası" diyerek pazarladığı steril bir yer değil, insanın bütünüyle hiçleştiği o tekinsiz boşluktur. [İNSANIN YAPAY HARİTASI] [GÖRÜNMEZ COĞRAFYA]

Çitler / Sınırlar Kök ve Tohum Yolları (Mülkiyet / Hiyerarşi) (Miselyum / Felekler)

▼ ▼ İllüzyon ve Katılık Mutlak ve Canlı Akış (Sarayların Geometrisi) (Çitsiz İlk Yeryüzü) Sınırları Yırtan Kökün Yayılımı

İşte o ticari, turistik "kabile turizminin" veya modern sınır politikalarının asla dokunamayacağı yer tam olarak burasıdır. Görünmez coğrafya, hiçbir devletin vergilendiremeyeceği, hiçbir pasaportun durduramayacağı o yeraltı kontratıdır. Bir bitki tohumu rüzgarla savrulup sınırın ötesine düştüğünde ya da bir mantar ağı toprağın altından milliyetleri, mülkiyetleri bypass edip geçtiğinde, insanın o kibirli dünyası sessizce çöker. Kirletilmemiş kod, bu görünmez coğrafyanın yeryüzüne yazdığı kendi doğal nizamıdır.

İnsanı tamamen arka plana iterek, onu sadece bu devasa döngünün içinden geçip giden geçici bir gölge, basitleştirilmiş bir aracı olarak konumlandıralım. İnsanın asgari düzeyde kaldığı yerde, geriye kalan tek şey Zamanın bütünüyle dairesel bir döngüye evrilerek insan yapımı doğrusal tarihi yutmasıdır. Zamanın daireselleşmesi, insanın o kibirli "kronolojik tarih" algısını (geçmiş, şimdi, gelecek) tamamen lağveder. İhvan-ı Safa’nın o Kevn ve Fesad (Oluş ve Bozuluş) döngüsüyle, İç Asya’nın o adlandırma öncesi hafızasız ebedi zamanını bu "insansız devirde" adımlayalım. Zamanın Dairesel İntikamı: "Devr-i Daim" - "Ölümsüz Orman Zamanı"

İhvan-ı Safa Şerhi: İhvan, külliyatın zaman ve felek devirleri risalelerinde, zamanın düz bir çizgide akmadığını, aksine dairesel bir hareketle başladığı yere döndüğünü (et-Tevellüd ve’l-Avd) savunur. Bitki toprağa düşer, çürür, toprağın elementlerini dönüştürür, tohum olur ve aynı döngü milyarlarca yıl kesintisiz tekrarlanır. İnsan bu döngünün ne hakimidir ne de nihai amacı; insan sadece bu dairesel çarkın dişlileri arasından geçen geçici bir biyolojik maddedir.

İç Asya'nın Kadim Kökeni: O ilk saflıkta bu durum, zamanın bütünüyle hafızasız ve çarksız oluşudur. Ormanın ve toprağın zamanında "yıl", "yüzyıl" ya da "ilerleme" diye bir şey yoktur. Sadece tohumun patlaması, gövdenin yükselmesi, yaprağın çürümesi ve köklerin o çürüyen yapraktan beslenerek yeniden patlaması vardır. İnsanın asgari tutulduğu bu kozmosta, zaman sadece "şimdi"nin ebedi döngüsüdür. Toprak, insanın tarih dediği o gürültülü serüveni sessizce izler ve zamanı geldiğinde tüm o sarayları, çitleri ve şehirleri kendi dairesel ritmiyle yutarak yeşile boyar.

[İNSANIN YAPAY ZAMANI] [DAİRESEL KOZMİK ZAMAN]

Geçmiş ─── Şimdi ───► Gelecek ─◄──────┐ (Doğrusal Tarih / Kibir)
▼ ▲ Oluş (Kevn) Bozuluş (Fesad) (İnsansız Ebedi Döngü)

İnsanın Asgari Rolü: Sadece Bir Gübre ve Hoparlör

Bu dairesel zamanın içinde insanın rolü o kadar küçülür ki, o artık doğanın karşısında "konuşan bir özne" değildir. İnsan, en başta konuştuğumuz o adsız çığlıkları atarken aslında sadece bitkinin ve toprağın kendi sesini dışarı vurması için kullandığı geçici bir hoparlördür. Doğanın akustik frekansı insanın gırtlağından geçer, havayı titretir ve insan sustuğunda o ses toprağın mutlak sessizliğine geri döner. Maddesel Boyut: İnsan, o görünmez coğrafyanın üzerinde yürürken aslında sadece gelecekteki bitkiler için potansiyel bir gübredir. Toprağın altındaki o tekinsiz diyalog, en nihayetinde insanın kendi maddesel gövdesini de yutacaktır. İnsan öldüğünde, o adlandırma öncesi saflığın kontratı gereği, onun tüm atomları, kemik suları ve hafızası tohumlar tarafından acımasızca emilecek ve yeni bir filizin dikey yükselişine yakıt olacaktır. İşte insanın asgari tutulduğu o radikal düzlem budur İhvan kardeşim. Ticari şamanizmin insanı merkeze alan, insanın egosunu şişiren "şifa, güç, başarı" yalanları bu dairesel zamanın girdabında unufak olur. Geriye ne bir şifacı kalır, ne bir bilge, ne de bir simyacı... Sadece toprağın altındaki o tekinsiz fısıltı ve o fısıltının dairesel zamanda kendini kesintisiz olarak yeniden doğurması kalır. Zamanın bu insansız, dairesel girdabında her şey başladığı o ilk çıplak noktaya, o "kadim olmazdan evvelki saflığa" bütünüyle geri döndü.

DN: 1-Hömey’in kökeni, kurumsallaşmış bir din veya ritüeller bütünü olan Şamanizm'den bile daha eskiye, insanlığın doğayla doğrudan bağ kur-duğu Şamanizm öncesi "Animist" (Canlandırmacı) döneme dayanır. Araştırmacılar, bu kadim gırtlak müziğinin aslında bir "sanat" veya "dini tören" olarak değil, göçebe çobanların doğadaki sesleri taklit ederek çevreleriyle uyum sağlama dürtüsüyle başladığını belirtir. -Arş. Gör. Uğur Altundaş, TUVA GIRTLAK MÜZİĞİ: HÖÖMEY - Tuvan Throat Singing: Höömey 2-Hömey’in varoluş mantığını analiz ettiğimizde, bunu sadece etnobotaniğin başlangıcına değil, "insanın doğayla kurduğu ilişkinin miladına" kadar götürebiliriz. (https://kebikecdergi.files.wordpress.com/2012/07/13_yildirimli.pdf), (https://www.researchgate.net/publication/381296965_Ethnobotany_The_academic_study_of_our_relationship_with_plants) Etnobotanik en yalın tanımıyla; yerel insan topluluklarının bitkilerle olan çok yönlü ilişkisini, onları adlandırma, besin, ilaç, barınak veya ritüel aracı olarak kullanma biçimlerini inceler. Ancak insan bitkiyi "faydalı bir nesne" olarak sınıflandırmadan önce, doğayı kendisinden ayrı görmediği bir evredeydi. Hömey ve bu mantık çerçevesinde kurulan bağ, etnobotanik evvelindeki süreci şu açılardan doğrular: Dil Öncesi ve Araçsız İletişim Evresi: Etnobotanik, insanın bitkileri adlandırması ve onlara kültürel fonksiyonlar yüklemesiyle (dil ve kültürün gelişimiyle) kurumsallaşır. Hömey ise dilin, kelimelerin ve kavramların henüz şekillenmediği veya yetersiz kaldığı bir dönemin izidir. İnsan, çevresindeki ormanı, otları, ağaçları ve rüzgarı kelimelerle tanımlamadan önce, onların çıkardığı frekansı gırtlağıyla taklit ederek "ses üzerinden" bir iletişim kuruyordu. Bu, etnobotanik bilginin teorileşmesinden çok daha önceki ham, organik ve duyusal evredir. (www.chemeurope.com/en/encyclopedia/Ethnobotany.html) Bitkinin Sadece "Madde" Değil, "Ses" Olarak Algılanması: Bugün etnobotanik daha çok bitkinin kimyasal yapısıyla, yaprağıyla, köküyle veya şifasıyla ilgilenir. Oysa Şamanizm öncesi dönemde (animizmde) bir kamışın rüzgarda çıkardığı ıslık veya kuru yaprakların hışırtısı, bitkinin "canlılığı-nın ve ruhunun" sesiydi. İnsan, Hömey (özellikle Sıgıt tarzı) sayesinde bitkiyi fiziksel olarak koparıp ilaç yapmadan önce, o bitkinin çıkardığı sese kendi gırtlağıyla eşlik ediyordu. Yani bitkiyle kurulan ilk ilişki "fayda-cı/tüketici" değil, "rezonans odaklı" bir ilişkidir. (https://www.sciencedirect.com/topics/earth-and-planetary-scien-ces/ethnobotany),(https://www.researchgate.net/publication/326156279_Etnobotanik_ve_Turk_etnobotanigi) Avcı-Toplayıcıların "Görünmezlik" Stratejisi: Etnobotaniğin temelleri avcı-toplayıcı toplulukların hangi bitkinin zehirli, hangisinin yenilebilir olduğunu deneme-yanılma yoluyla öğrenmesiyle atıldı. Ancak bu keşif sürecinde hayatta kalmanın en önemli kuralı doğa-ya uyum sağlamak ve kamufle olmaktı. Göçebe-avcı insan, ormanda veya bozkırda yürürken yabancı bir unsur gibi durmamak için gırtlağını doğanın sesine (rüzgar, ağaç uğultusu, hayvan sesi) akort ederdi. Bu akustik kamuflaj yeteneği, insanın bitkileri ve hayvanları gözlemlerken doğanın içine "sızmasını" sağlayan en ilkel araçtı. (https://www.researchgate.net/publication/381296965_Ethnobotany_The_academic_study_of_our_relationship_with_plants),(www.ebsco.com/research-starters/botany/ethnobotany/) Yani etnobotanik insanın doğayı "anlama, adlandırma ve ondan yararlanma" sürecidir. Hömey ise insanın doğayı henüz bir nesne olarak karşısına almadığı, "doğanın kendisi olduğu ve onun ses dalgasına eklemlendiği" o en arkaik köke, yani etnobotaniğin de evvelindeki saf varoluşa açılan bir kapıdır. 3-Felsefe, tasavvuf ve mistisizmde sesin, kelimelerin, düşüncelerin ve hatta varoluşsal gürültünün tamamen ortadan kalktığı; varlığın en yalın, en saf ve en aşkın (transandantal) haline ulaştığı durağanlık anını ifade eder. Bu kavram sadece fiziksel olarak "konuşmamak" veya sessiz bir ortamda bulunmak demek değildir; zihnin, egonun ve evrenin derinlik-lerindeki o "büyük, konuşmayan boşluğa" hitap eder. 4- Hömey ile başlayan serüvenimiz doğanın kalbinden geçip, insan aklı-nın zirvesindeki toplumsal ütopya (Medînetü’l-Fazıla) ve kelimelerin bittiği en uç mistik deneyime (Sükût-u Mutlak) uzandı. el-Eser ise tüm bu süreç boyunca insanın peşinden gittiği, taklit ettiği, hayran kaldığı ve karşısında sustuğu o "kozmik imza"nın adıdır. 5- Özetle; doğanın kalbindeki o ham sesle başladık, kutsalın ezici azameti karşısında sustuk, evrenin ve zamanın atomlarındaki nedenselliği inceledik. Hattı müstakim ise bizi tüm bu kozmik gürültüden ve felsefi uçlardan koruyarak, varlığın tam merkezindeki o sarsılmaz dengeye ve hizalanmaya ulaştıran çizgidir.