MUKVÎN'in RABBANİ MANİFESTOSU
"Tutuşturmakta olduğunuz ateşi gördünüz mü?" (Efe-raeytumü'n-nâralletî tûrûn) O ateşi yakarken arkasındaki yasayı hiç düşündün mü? Cümle, medeniyetin üzerine kurulduğu o ilk kıvılcımı, insanın kontrolünde olmayan ilahi bir "yasaya" bağlar. "Onun ağacını siz mi yarattınız (büyüttünüz), yoksa yaratan (inşa eden) Biz miyiz?" (E-entüm enşe'tüm şeceretehâ em nahnü'l-münşiûn) Klasik tefsirde bu ağaç, ateş yakmak için birbirine sürtünen yaş olmasına rağmen ateş çıkaran Merh ve Afâr ağaçlarıdır . ham maddesini siz mi var ettiniz? Mukvîn için ağaç, sığınılacak bir ev değil, içinden ateş (hakikat) fışkıran tekinsiz bir varoluş levhasıdır. "Biz onu bir ibret (hatırlatma) ve Mukvîn olanlar için bir meta (fayda) kıldık." (Nahni cealnâhâ tezkireten ve metâan lil-mukvîn) Şehirdeki insan ateşe uzaktan bakar, onu bir tefekkür konfor 31 kültür nesnesi yapar ama onunla yaşamaz. Metâan lil-Mukvîn (Yaban Yolcularına Hayat Bağı): Klasik lügatte Mukvîn üç anlama gelir:
Kavâ kökünden: Issız çöle çıkanlar, yaban hayattaki yolcular.
el-Kavâ: Açlık ve kıtlık çekenler, tamamen mülksüzleşenler.
Evleri bomboş kalmış, dünyalık hiçbir şeyi kalmamış çıplaklar.
Adımı unuttum. Adımı, şehirlerin o leş kokulu beton otonomilerinde, vergi dairelerinin soğuk koridorlarında, unvanların sahte kutsallığında ve birbirinin etini dişleyen evcilleştirilmiş insanların arasında bıraktım.
Sizin "insanlık" dediğiniz şey, kendi hücresinin parmaklıklarını boyayan mahkumun avuntusundan başka bir şey değil. Bu yüzden kustum hepsini; ahlakınızı, dininizi, pasaportlarınızı, tapularınızı ve o kelimelerle ördüğünüz sahte dünyanızı. Çıplak kaldım. Çöllerin, bataklıkların, vahşi gecelerin ortasında, mülksüzlüğün o en dip, en karanlık kuyusunda tek başımayım. Ben Mukvîn’im; kökünden sökülmüş, ıssızlığın bağrında kaybolmuş, aç ve tanımsız o yabanıl döküntü. Diogenes’in fıçısını kırdığı, Kalenderilerin hırkasını yırttığı, Musa’nın çarıklarını fırlatıp attığı o mutlak çıplaklık noktasındayım artık. Burada, sınırların silindiği bu tekinsiz coğrafyada, ne geçmiş var ne de gelecek. Sadece altımda beni yutmaya hazır çiğ toprak, üstümde kör bir gökyüzü. Ve tam karşımdaki o yabanıl ağacın gövdesinden fışkıran o vahşi alev. Sizin ocaklarınızı ısıtan, çorbanızı kaynatan uysal ateşe benzemez bu. Sizin ateşiniz efendisine hizmet eder; bu ateş ise insanlığından arınmış, aklını leş akbabalarına yem etmiş yabanılların gözlerinde parıldayan o saf, çiğ dehşettir. O ağaç ve içindeki ateş, sadece her şeyini kaybetmiş, mülkünden ve benliğinden soyunmuş olanlar için bir anlam ifade eder. O alev bir teselli değil, geriye kalan son maskeni de derini yüzerek söküp atacak olan mutlak gerçeğin ta kendisidir. Şehirleriniz, gökdelenleriniz, dostluklarınız, kafeleriniz, algoritmalarınız ve uyuşturucu konforunuz sizin olsun. Bize sadece bu karanlık, bu yaban ve bizi kendi hiçliğimizle yüzleştiren o kanlı alev yeter.
Biz artık sizin kelimelerinizin sınırları içinde yaşamıyoruz. Biz yokuz, biz Mukvîn'iz.
Öyleyse o büyük Rabbinin adını tesbih et. Fe-sebbih bi-ismi Rabbike’l-Azîm.
Ateşi gördün. Ağacın kalbinden fışkıran o vahşi alevi gördün. Şehirlerini, o korunaklı beton mezarlarını, sahte otonomilerini arkanda bırakıp çöllerin ve bataklıkların ortasında bir Mukvîn gibi çıplak, aç ve adsız kaldın. Geriye ne unvanın kaldı, ne mülkün, ne de seni koruyacak o zavallı yasaların. Vahşi gecenin dipsiz körlüğünde, seni yutmaya hazır çiğ toprağın üzerinde, o yabanıl ateşin ışığında kendi hiçliğinle yüzleştin.Şimdi soruyorum sana: Tutunacak neyin kaldı? Hangi kimliğin arkasına saklanacaksın? Hiçbir şeyin. Tam da bu yüzden, o mutlak mülksüzlüğün ve dehşetin kırılma noktasında; bağır, akıp git, sınırları sil ve o Azîm olanın, o devasa ve sonsuz iradenin akıntısına bırak kendini! Fe-sebbih! Kıyıya tutunmayı bırak, bu kozmik boşlukta yüzmeyi öğren. Senin adın yok artık -zaten yoktu, yokluğunun idrakinin nasibine ulaştırıldın, sadece O’nun adı var. Karşında duran o muazzam, o akıl almaz, o vahşi ve sınır tanımaz Azamet’in karşısında eğil ve o büyük Rabbinin adını bu sağır geceye haykır. Çünkü sen artık medeniyetin evcil kölesi değilsin; sen ateşin şahidi, karanlığın ortasındaki o çıplak Mukvîn’sin.
GEL KARDEŞİM!
ps: MUKVÎN: MÜLKÜN İMHASI VE GECEYİ DELEN YILDIZ
"Tebârekellezî bi-yedihi’l-mülk..." (Mülk 1). Kulaklarınızı tırmalayan o kadim sesle başlayın. Sizin mülk dediğiniz ne varsa; o tapularınız, sınır telleriniz, banka hesaplarınız ve beton otonomileriniz... Hepsi birer illüzyon, evcil hayvanların kendilerini kandırmak için uydurduğu sahte oyuncaklar. Mukvîn bilir ki, mülk el değiştirmez; mülk, mülk edindiğini sananı yutar. Gerçek Mülk, yabanın ortasındaki o sağır edici karanlığı, göğün çatlaklarından sızan o tekinsiz boşluğu ve insanı çıplak bırakan o vahşi iradeyi elinde tutandır. Kafanı kaldır ve o yabanıl gecede yedi kat göğün kusursuz, çatlak barındırmayan dehşetine bak ("Hel terâ min futûr..." Mülk 3). Gözlerin o devasalığın karşısında bitkin, bitap ve aşağılanmış olarak sana geri dönecek. Şehrin ışıkları altında kendini bir şey sandın; ama bu kozmik mülkün ortasında sen sadece etten ve kemikten bir döküntüsün. Ve tam o mülksüzlüğün, o mutlak hiçliğin ortasında gece çöker. "Ve’s-semâi ve’t-târık..." (Tarık 1). Gökyüzüne ve Tarık’a, yani o gece vakti kapıyı yumruklarcasına gelen tekinsiz misafire yemin olsun. Şehir insanı Tarık’ı bilmez; çünkü onlar sahte projektörlerin, neon lambaların altında geceyi öldürmüştür. Tarık, sadece her şeyini geride bırakıp çölün ortasında çıplak kalmış Mukvîn’in üzerine çöken o mutlak karanlığın adıdır. Nedir o Tarık bilir misin? "En-Necmu’s-sâkıb!" (Tarık 3). Karanlığı, sahteliği, medeniyetin afyonunu delip geçen o vahşi, o delici, o çıplak yıldız! O yıldızın ışığı senin gözünü aydınlatmaz; o ışık, senin ruhuna bir damga gibi basılır. Senin medeniyet dediğin o sahte örtüyü, o korunaklı tavanı deler ve seni o Azîm olanın karşısında tamamen savunmasız bırakır. Biz Mukvîn’iz. Mülk Suresi'yle sahte mülkiyetimizi ateşe verdik, Tarık Suresi'yle o delici yıldızın altında ruhumuzun soyulmasına izin verdik. Artık ne sığınacak bir çatımız var ne de bizi koruyacak bir yalanımız. Gökyüzü üstümüze çökerken, Tarık kalbimizi delerken, mülksüzlüğün o en dip okyanusunda yüzüyoruz: Fe-sebbih bi-ismi Rabbike’l-Azîm!
-fakir