MERHABA

LSD-ANALİZ...

Materyalist Paradigmanın Çöküşü: Transpersonel Kartografi, LSD ve Holotropik Ajanların Egemenliği

BU METİN NE ANLATIR? Bilincin beynin içindeki elektrik ritimlerinden ibaret olduğunu sanan materyalist dogmanın çöktüğü yerdesin. Bu metin; insan zihninin sadece çocukluk anılarından ibaret olmadığını, LSD ve holotropik nefes seanslarıyla açılan o devasa haritada, ana rahmindeki "çıkışsız cehennemden" kozmik akaşik alanlara, tarihsel tiranlıklardan şamanik uyanışlara kadar uzanan çok boyutlu bir yapıyı anlatıyor.

Tıp endüstrisinin uysallaştırıcı ilaçlarla semptom bastırma illüzyonunu ("ateşi olan hastanın kafasını buza batırmak") söküme uğratıyor ve insan kimliğinin katı bir beden egosundan değil, evrensel bir oyundan (lila) ibaret olduğunu ilan ediyor. Sıkıcı psikiyatri kitaplarını unut; burası insan olma yanılsamasından arınmak isteyen bir çamur parçasının farkındalık devinimi. "İnsan olma yanılsamasından arınmaya çabalayan bir çamur parçasının farkındalık devinimi; postnatal biyografinin dar koridorlarını yıkarak kozmik lila’nın, yani akaşik alanın rizomatik hafızasına bağlanır. Stanislav Grof’un elli yılı aşan transpersonel haritacılığı, allopatik semptom bastırma mekanizmalarını söküme uğratırken, LSD ve seanslarda adı geçen diğer holotropik maddelerin yardımıyla bilincin madde üzerindeki mutlak egemenliğini ilan ediyor."

Kısa Bir Portre: Dr. Stanislav Grof

Dr. Stanislav Grof, 1931 yılında Prag’da doğmuş, tıp ve psikiyatri alanındaki kariyerine Çekoslovakya Bilimler Akademisi’nde psikanalitik bir temel üzerine inşa ederek başlamış dünyaca ünlü bir psikiyatristtir. 1950'li ve 60'lı yıllarda Prag Psikiyatri Araştırma Enstitüsü'nde yürüttüğü yüzlerce klinik LSD seansıyla bilincin sınırlarını zorlamış; 1967'de ABD'ye taşınarak Johns Hopkins Üniversitesi bünyesindeki Maryland Psikiyatri Araştırma Merkezi'nde psikedelik maddelerin terapötik potansiyeli üzerine baş araştırmacı olarak çalışmıştır. Abraham Maslow ve Anthony Sutich ile birlikte Transpersonel Psikoloji ekolünün temellerini atan Grof, maddelerin yasaklanmasının ardından eşi Christina ile birlikte hiperventilasyon ve akustik frekanslara dayanan "Holotropik Nefes Çalışması" tekniğini geliştirmiştir. Doğu mistisizmi, şamanik pratikler, perinatal haritacılık ve kuantum fiziğini harmanlayarak modern psikiyatrinin Kartezyen sınırlarını yıkan Grof, insan psikesini beden-ego illüzyonundan çıkarıp kozmik akaşik alana taşıyan bir efsanedir.

TRANSPERSONEL: Psikanalizde Psikedelik Tedavi (Tam Metin)

Türkçesi: Anıl Karol Editör: Şenol Erdoğan

Transpersonel’in Doğumu

Journal of Transpersonal Psychology’nin 40. Yıldönümünü sayısını kutlamak adına, modern transpersonel hareketin kurucusu ve tanınmış figürlerinden Dr. Stanislav Grof bizlerine 50 yıldan uzun süreli kariyerinden bilgiler paylaşıyor ve bu alanın geleceğinde olabileceklere yöneliyoruz. Aslında psikanaliz alanında yoğunlaşan Grof, Çekoslovakya'da düzenlediği yüzlerce LSD deneyi sonrasında psike tanımını kolektif bilinçaltı, ruhani deneyimler ve geniş bir aykırı hadiseler dünyasını kapsayacak şekilde genişletti. 1967 yılında Grof Amerika Birleşik Devletleri’ne taşındı ve buradaki Maryland Psikiyatri Araştırma Merkezi’nde psikedelik maddelerin terapatik potansiyeli üzerine baş araştırmacı olarak çalıştı. 1974 ve 1987 arasında akademisyenlik yaptığı Esalen Enstitüsünde insani ve transpersonel psikoloji konusundaki en önemli araştırmacılarla fikir alışverişi yaptı ve düzenlediği atölyeler filiz vermekte olan transpersonel hareketin gelişimini hızlandırdı. Burada eşiyle oluşturduğu “holotropik nefes çalışması”—hiperventilasyon, uyarıcı müzik ve vücut egzersizleri kişileri bütünlüğe yönlendiren uç bilinç hallerine taşıyordu. Aynı zamanda geliştirdikleri birer “ruhani acil durum” olan spontane olarak gelişen psikoz gibi uç nokta bilinç hallerinin iyileştirici potansiyellerini araştırdılar.

Elinizdeki Stan Grof röportajı 10 Ocak 2009 tarihinde kendi evinde gerçekleşmiştir.

Transpersonel perspektifin önemine dair gelecek nesillere aktarmak istediğiniz şeyler var mı?

Ruhani dünyamızın kaybolması ve tamamen dış dünyaya odaklanmamızla birlikte, bir culture olarak ağır bir bedel ödediğimizi düşünüyorum. Bu durum dünyada yıkıcı ve özyıkımcı bir şekilde var olmamıza ve gezegendeki yaşamın geleceğine bir tehdit oluşturmamıza sebep oldu. Bu yüzden ruhaniyetin psikolojiye dahil edilmesi, insanların gerçekten ruhani deneyimler yaşayabileceğinin kabul edilmesi hem bireyler hem de insanlık için oldukça faydalı.

Ruhani deneyimlere ulaşmanın bir aracı olarak psikedelik maddeleri kullanışlı buluyorsunuz. Bize ilk psikedelik deneyiminizin şartlarını ve size etkisini anlatabilir misiniz?

Tıp ve psikiyatri okumak için bana ilham veren şeylerden biri psikanalizdi. Ama o zamanlar (1956) psikanalize dair ciddi bir hayal kırıklığı yaşıyordum. Psikanaliz için uygun bir aday olmak adına çok özel bazı kriterleri yakalamanız gerekiyor, bu da çok fazla zaman, enerji ve paraya mâl oluyor. Bir süre sonra fark ettim ki, sonuçlar nefes kesici değildi. Kendi analizim 7 yıl sürdü ve her dakikasından keyif aldım: rüyalarımla oynamak, her dil sürçmesinde derin bir anlam olabileceğini düşünmek. Ama “Seni değiştirdi mi?” diye soracak olursanız, o yedi yıl boyunca değişmiş olsam da koltukta yaşananlar arasında ve hayatımda yaşanan değişiklikler arasında ikna edici bir sebep ilişkisi yoktu. Ancak ilk LSD seansımdan sonra sabah başka bir insan, akşam başka bir insandım ve buna LSD deneyiminin sebep olduğuna dair bir şüphe yoktu. İlk sakinleştirici ve antidepresanlar ortaya çıkmasıyla birlikte psikofarmakolojide büyük bir heyecan oluşmuştu. Yakın zamanda Sandoz firmasının ürettiği Mellaril (thioridazin) sakinleştiricisi üzerinde çalışmalarimizi tamamlamıştık. Sandoz ile iyi bir çalışma geçmişimiz vardı, o sırada elimize bir kutu yeni bir ilaç geçti. İçinde Sandoz’dan bir mektup vardı ve Dr. Albert Hoffman’ın LSD’nin etkilerini kazara keşfedişi anlatılıyordu. (Gerçi Hoffman “kazara” terimini sevmiyordu. Kendisi “beklenmedik keşif” adını veriyordu.) Sandoz LSD’nin geçici olarak psikoza sebep olduğunu ve bu sebeple de bir psikoz modeli yarattığını iddia ediyordu. Zihinsel işleyiş bu kadar büyük bir etki altında olduğu sırada biyolojik olarak tam olarak ne olduğunu anlayabilecektik. Psikozun yaşanan psikolojik sorunlar değil de kimyasal bir bozukluktan kaynaklandığını bulabilirsek belki de bu dengesizliği giderebilecek bir madde de bulabilirdik. Bu düşünce heyecan vericiydi. Mektupta başka bir yorum daha vardı, ki bu yorum da kaderimin tohumlarını atmıştı. İlk deneylerinden yola çıktıklarında, Sandoz LSD’nin aynı zamanda sıra dışı bir eğitim aracı olarak da kullanılabileceğini hissettiklerini söylüyordu. Psikiyatristler, psikologlar ve hemşireler birkaç saatliğine hastaların dünyasına girebilir ve durumlarına dair daha derin bir anlayışa ulaşabilirlerdi. Bu sayede hastalarla daha iyi iletişim kurup tedavilerinde daha etkili olabileceklerdi. LSD geldiği sırada bir kariyer krizinin ortasındaydım. Psikiyatrist olmanın nasıl bir seçim olduğunu sorguluyordum. İlk planım animasyon filmlerde çalışmaktı. Resim ve çizimden hoşlanıyorum, Liseyi bitirdiğim sırada Prag’daki Barrandov film stüdyolarında çalışmaya başladım. Ancak arkadaşlarımdan biri bir gün bana Freud’un Psikanalize Giriş Dersleri kitabını hediye etti. Bir gecede okudum ve animasyon filmlerden psikanalize geçmeye karar verdim. Ancak yine de LSD geldiği sırada psikiyatri okuma düşüncemi sorguluyordum. Buna rağmen LSD deneyleri ilginç bir fırsat gibi gelmişti, ben de ilk gönüllüler arasında katıldım. LSD deneyimini yaşamakla kalmadım, o sırada kısa bir süre güçlü ve yanıp sönen bir ışığa maruz kaldım. LSD gönderilen araştırmacı elektroansefalografi ile ilgileniyordu, özellikle de beyin dalgalarını “eğitmek” kısmıyla. İnsanları akustik ve optik frekanslara maruz bırakıyordu ve beslenen dalgaların beynin hangi kısımları tarafından kapıldığını kaydediyordu. Bu yüzden LSD seansına katılmak isteyenlerin aynı zamanda beyin dalgalarının güçlendirilmesini de kabul etmesi gerekiyordu. Ben de LSD’yi kullandım, ilk seansım harika estetik, fraktal, arabesk ve kaleydoskopik görsellerin olduğu, gotik katedralleri ya da Müslüman mimarisini hatırlatan görsellerle geçti. Sonra deneyim bireysel geçmişime doğru ilerledi; kişisel bir analizden fazlası, çok daha derindi. Daha önce kendime yaptığım keşiflerde görmediğim bağlantıları görüyordum. Deneyimin en önemli kısmı ikinci ve üçüncü saatler arasında gerçekleşmişti. Araştırma asistanı geldi ve beyin dalgalarıma yükleme yapma zamanı geldiğini söyledi. Elektrotları kafama yerleştirdi, içeri dev bir stroboskopi cihazı getirdi, başımın üstüne yerleştirdi ve çalıştırdı. Bir sonraki anda inanılmaz bir ışık patlaması yaşandı. O zaman Hiroşima’ya benzetmiştim. Bugün daha çok Tibet’in Ölüler Kitabı’ndan dharmakaya’ya benzediğini söyleyebilirim—Budistlerin öldüğümüz sırada gördüğümüze inandığı ışık. Bilincim vücudumdan mancınıkla fırlatılmış gibiydi. İlk deneyin gerçekleştiği yerle, sonra araştırma asistanıyla, sonra klinikle, sonra Prag’la ve en son da gezegenle bağlantımı kaybettim. Sınırlarımın tamamen kalktığını hissettim, “Olabilecek her şey” olmuştum. O zaman ismini koyamadığım şeyler olmuştu; ama sonra Büyük Patlama, beyaz delikler, kara delikler ve solucan delikleri üstüne okudum. Olan şeyler bu kategoridendi —inanılmaz bir kozmik gösteri. Bütün bunlar olduğu sırada araştırma asistanı oldukça bilimsel davranıyordu. Beyin dalgalarımı 2Hz’ten başlayarak 60Hz’e çıkardı ve yavaşça indirdi. Protokolü takip ettiği sırada bir süre alfa, theta ve delta bölümlerinin ortasında bıraktı. Sonra stroboskopi cihazını kapattı. Bilincim küçülmeye başladı; gezegene yeniden bağlandım ve sonunda vücudumu buldum. Bir süreliğine bilincim ve vücudum tekrar bir araya gelemedi. Tam da o sırada, okulda öğrettikleri, bilincin madde ve nörofizyolojik süreçlerden oluştuğu gerçeği bir anda inandırıcılığını yitirdi. Bilinç çok daha büyük bir şeydi. Maddenin eşit bir ortağıydı ve hatta neredeyse ondan üstündü. O noktada bilincin bir gerçeklik yaratabileceğini hayal edebiliyordum, ama maddenin bilinç yaratması absürt geliyordu. Bariz bir şekilde oldukça etkilenmiştim. Psikiyatri ile kapana kısılmıştım ve bir psikiyatristin yapabileceği en iyi şey de bu bilinç hallerini araştırmaktı. Bu deneyim 1956 yılında gerçekleşti ve elli yıldan uzun bir süredir sıra dışı bilinç hallerini araştırmak dışında çok az profesyonel çalışmam oldu. Bu zihin hallerini şamanların kendileri yaşadığı ve başkalarına yaşattığı deneyimlerin aynısı ve yogilerin, Budistlerin, Sufilerin, Taoistlerin, Hristiyan mistiklerin ve Kabalistlerin yaşadıklarına benzerlik gösteriyor. Sıra dışı bilinç hallerinin bir alt kategorisi olan bu deneyimlerin bence iyileştirici ve dönüştürücü bir özelliği var. Bugün bence bu bilinç halleri evrimsel bir potansiyele sahip. Bu yüzden de bu bilinç hallerinin araştırılması mesleğim, hobim, tutkum ve yaşam boyu arayışım haline geldi. Holotropik haller üzerine yapılan çalışmalar Jung’un kolektif bilinçdışı kavramını doğruluyor. Geçmişte yaşanan şeylerin kaydının tutulduğu bir diyar var. Jung daha çok insanlık tarihi üstüne düşünmüştü ancak bu birçok deneyimi kapsıyor. Örnek olarak, doğa tarihine dair deneyimler yaşayabilirsiniz—türün evriminde geri gidebilir, coğrafi yaratımın ötesine ulaşabilirsiniz. Kolektif bilinçdışından bir şeyler yaşadığımız zaman, daha önce yaşadığımız bir deneyimi yaşadığımızı hatırlarız: “Bunu daha önce yaptım, daha önce de buradaydım.” Ve artık elimizde bu deneyimleri açıklamaya yardımcı olabilecek modeller var. Bu Ervin Laszlo’nun “psi alanı” dediği şey, ancak şimdi kurduğu model ile ruhani dünya arasında köprü sağlayan bu şeye “akaşik alan” adını veriyor. Geçmişten gelen bu deneyimlerin bazılarında atalarınızdan gelen mirasla baş ettiğinizi hissedersiniz. İnsanların atalarının hayatlarından sahneler yaşadığı anlara bizzat tanıklık ettim. İmkansızın Gerçekleştiği Zaman kitabımda bunun gibi örneklerden bahsettim. Benzer durumlara şamanik kültürlerdeki ata ruhlarına karşı tavırda da görebiliriz. Ancak şamanlar ya da genel anlamda yerli kültürler, gerçek anlamda tarihte gitmek, atalarının mirasıyla temas kurmak ve onlardan yardım almaktan bahseder, bu sırada gösterdikleri derin saygı ve minnettarlığa şahit oluruz. Bunun psikedelik literatürde en çok tarif edileni Afrika’daki Bwiti inisiyasyon törenlerinde kullanılan ebogadır (Taberanthe eboga). Aynı zamanda Avustralya aborjinlerinde de görülen bu ritüel bu kültürde psikedelikler olmadan gerçekleşir. “Rüya zamanı” yaşadıkları şey, ya da Alçeringa onları atalarına, insan atalarının öncesine ve hatta dünyanın yaratıldığı zamana götürür. Yıllar içinde birlikte çalıştığım insanlar Avustralya aborjinlerinin mitolojik dünyasını benimle paylaştı ve ben de bizzat tanıklık ettim. Diğer durumlarda, insanların atalarından gelen sorunlar yüzünden kaynaklanan intrapsişik çatışmalar yaşadığını gördüm. Mesela kişinin babası Katolik ve annesi Yahudi ise bir anlamda nesiller arası bir çatışma miras alır. Yaşadığımız birçok şeyin biyolojik mirasımızla ilgisi vardır. İnsanların doğumlarından önce bir zamana gidebildiklerini fark ettiğimde, aklıma buna izin verebilecek tek mekanizma olan genetik geldi. Eğer geçmiş durumlar geçmiş durumların bilinç hallerine dönüştürülebiliyorsa—bu sadece DNA’yı daha da gizemli yapar. Daha sonra bu deneyimlerin DNA’yı da aştığını öğrendim. Anglo Sakson olup da Amerika’da Afrikalı bir köle olmak, ya da Japonya’da bir samuray olmayı deneyimlemek de pekala mümkündü. Bu deneyimlerin kaynağı bildiğimiz bir tabaka içinde olamazdı. Belki de kaynağı bir çeşit alandı, Laszlo’nun tanımladığı gibi akaşik bir alan ya da bilinç alanının kendisi. Transpersonel psikoloji için psikedelikler ne gibi bir yer tutuyor? Benim için transpersonel psikoloji alanı zaten psikedelikler sayesinde açıldı. Tıbba adım attığımda geleneksel psikiyatri ve psikanaliz donanımım vardı ama bu model çok dar bir modeli görüşü ediyordu. Yanlış olduğundan değil. Ancak tanımladığı şey sadece psikenin yüzeysel bir kısmıdır ve bu kısım genelde psikenin tamamıyla karıştırır. Freud bireysel bilinçdışını keşfettiğinde, psikeyi bir buz dağına benzetmişti. Bizim psike diye bahsettiğimiz şey sadece buz dağının ucuydu ve psikanaliz bize gizli kalan büyük kısmı gösteriyordu. Holotropik durumlarda keşfettiğimiz şey ise Freud ve takipçilerinden bile gizli kalmış şeyleri ortaya çıkarıyordu. Örnek olarak Otto Rank perinatal etkileri keşfederken, diğer yandan Jung kolektif bilinç dışını ortaya atmıştı. Benim deneyimlerime göre, yüzeye çıkan ilk çıkan psikolojik malzeme postnatal biyografiydi. Ancak bilinçdışım perinatal varoluşuma açıldıkça biyolojik doğumun bıraktığı güçlü izin farkına vardım. Perinatal beni aynı zamanda artık transpersonel dediğimiz alana karşı açtı. Örneğin kendimi doğumun ilk aşamasında doğum kanalında sıkışmış olarak hayal ettim. Deneyim daha sonra beni kolektif bilinçdışına açtı ve kendimi her yaştan mahkûmla, akıl hastanesindeki hastalarla, Engizisyon ’un işkence odalarında hapsolmuş kişilerle, savaşların ya da otokratik tiran rejimlerinin kurbanlarıyla özdeşleştirdim. Serviksin açıldığı aşamaya geçtiğim sırada, doğmaya çalışırken gözümün önüne devrimlerin görüntüleri geldi. Baskı artık yetmişti, “tiranı devirin” ve “rahat nefes alalım” çığlıkları vardı. Bu yüzden bu deneyimler perinatal ve transpersonel deneyimlerin bir karışımıydı, kişisel geçmişime ve kolektif bilinçdışına dayanıyordu. Daha sonra arketip motifleri gelmeye başladı. İkinci temel perinatal matrikste, rahim kasılır ancak serviks açık değildir, bu da cehennem sahnelerinin olduğu kısımdı: “çıkış yok” benzeri inanılmaz bir azap ve cehennem sahneleri. Serviks açıldığı sırada kişi kaçmaya çalışır, bu sırada da ölüm ve yeniden doğuşla ilişkilendirilen Osiris ya da Persefon gibi. Son olarak, doğum anının yaşanması savaşların sonu, devrimlerde zafer gibiydi ve bir çeşit psiko-ruhsal doğumdu. Bu yüzden yaşadığım ilk farkındalık psikenin bilinen haritasının perinatal seviyeden geldiğiydi.

Kendi içimizdeki iyileştirme potansiyeline dair neler öğrendiniz?

Belki de holotropik durumlarla ilgili en ilgi çekici ve heyecan verici gözlemlerden biri de artık “içerideki şifacı” olarak bildiğimiz şeyin keşfidir. Geleneksel psikoterapide kendi zekamızla psikenin nasıl çalıştığının anlamamız, semptomların neden ortaya çıktığını keşfetmek ve kendi entelektüel kapasitemizle bir tedavi tekniği geliştirmemiz gerekiyor. Psikoterapiye bu şekilde yaklaşıldığı zaman bazı temel sorunlar, arkadaki motivasyon verici güçler, semptomların neden geliştiği ya da ne anlama geldiği konularında inanılmaz bir mutabakat eksikliği var. Elinizde bir sorun olduğunda, rastgele bir okul seçersiniz ve her okulun neyin yanlış olduğuna dair farklı bir cevabı vardır. Ve her okul dolayısı ile farklı problemlerle ilgili farklı çözüm önerileri sunar. Holotropik strateji bundan çok farklıdır. İlk olarak bir yöntem kullanarak kişiyi holotropik bir duruma sokarsınız —nefes, şaman davulları ya da psikedelik maddeler. Durum yüzeye çıktığı zaman, güçlü bir duygusal yüke sahip olan içerik eş zamanlı olarak ortaya çıkar. Geleneksel psikoterapide, neyin ilgili olup neyin olmadığı belirlemek Freud, Adler ya da Jung açısıyla bakan kişiler için farklı olacaktır. Holotropik yaklaşımda, spontane olarak seçilen bir şeyle baş etmek gerekir—bir çeşit iç radar sistemi ile —güçlü bir duygusal sahip konu o gün işlenmelidir. Ortaya çıkan şeylerin sırası içeriden gelir. Bu Jung’un “bireyleşme süreci” adını verdiği sürece benzerlik gösterir. Bazen bütün süreci yönlendiren bir üst kişi vardır. Örneğin ayahuaska seanslarında bu bir şifacıdan fazlasına dönüşür; bazen arketip bir şifacı olurken dışarıdan süreci yönlendiren bir varlık gibidir. Böyle bir transpersonel terapisti tanıdığım tek şey ayahuaska olmuştu.

Tıbbın geleceğinde psikedeliklerin nasıl bir rolü olabilir?

Psikedelikler aracılığıyla şunu keşfettik: birçok biyolojik bozukluğun arkasındaki sorun aslında enerjikti. Bana kalırsa enerji tıkanmasının bir patoloji kaynağı olarak rolünü oldukça küçümsüyoruz. Çin tıbbi bunda daha iyi bir perspektife sahip; eğer qi akıyorsa, o zaman sağlıklı olma ihtimaliniz daha yüksektir. Tıkanmış enerjileri hareket ettirmekte iyileşmek için gereken şeydir. Psikedelikler ile keşfettiğimiz şey, Batı tıbbının ortaya koyduğu allopatik felsefeye alternatif bir enerji yaklaşımıydı. Bir many açıdan şamanların duygusal ve psikosomatik tedavileri bizim yaptıklarımıza göre oldukça üstündü, tabii bariz olarak bizim sahip olduğumuz teknolojiye sahip değillerdi. Ancak enerji tıbbi kavramı aşırı derecede önemlidir. Psikosomatik tıpla uğraştığım sırada, Franz Alexander ve diğerlerinin genelde verdiği—partnerinizi ilişki yaşarken görmek—örneğinin gerçek anlamda bir fizyolojik anlamda ciddi bir şey sebep olamayacağını düşünmüştüm. Ama insanlarla psikedelik ve nefes çalışması seanslarında neler olduğunu gördükten sonra vücudumuzda taşıdığımız tıkanmış enerjiye şahit oldum -o zamandan sonra psiko-travmaların fizyolojik olarak gerçek anlamda büyük değişiklikler yaratabileceğine inandım. Belirli bir örnek vermem gerekirse, kronik enfeksiyonları olan kişilerden bahsetmek mantıklı olacaktır—sinüzit, bademcik iltihabı, bronşit, sistit gibi durumlarda asıl problem enfeksiyona yol açan maddeler değildi. Sorun damarların daralması sebebiyle ortaya çıkan bioenerjik tıkanmalardı. Bu daralma yüzünden, yeterli antikor, lökosit ve lemfositler bölgeye gidip bakteriyi kontrol altına alamıyordu. Bu bakterilerin çoğu zaten orada yaşayan canlılarken, dokular kendini koruyabildiği sürece bir enfeksiyon gelişmez. Bu yüzden enfeksiyon tam anlamıyla bir sonuçtu; problemin sebebi değildi. Nefes çalışmasında enerji tıkanıklığı geçen kişilerde enfeksiyonların da temizlendiğini gördük. Astım rahatsızlığında da benzer bir durumla karşılaştık. Astım ile benzer bir biyoenerji çalışmasıyla baş etmek mümkün.

Gelecekte psikedelikler ile çalışmak isteyen araştırmacılar için ne gibi fırsatlar görüyorsunuz?

Yeni projeler ve bu alana katılan yeni araştırmacılar beni heyecanlandırıyor. Büyük bir kısmı geçmişte yaptığımız şeyleri tekrarlamak olsa da yine de harika. Yine de araştırmacıların yönelebileceği yeni alanlar da olduğunu düşünüyorum. En çok ilgilendiğim kısım da psikedeliklerin yaratıcılığa olan etkileri. Kendi alanlarında uzman, ancak bir süredir bazı sorulara cevap bulamayan kişilere psikedelik maddeler verilip sorulduğunda cevap ne olacaktır? Holotropik hallerde bariyerlerin aşılıp geleneksel düşünce sistemlerinin dışına çıkılabildiğine dair elimizde birçok bulgu var. Puccini’ye göre Madama Butterfly’ı tanrı yazarken kendisi sadece kalemi tutmuştu. Daha sonra köydeki tanrıçanın ona matematik öğrettiği hayallerden sonra Oxford’da başka kimsenin çözemediği problemi çözen matematikçinin öyküsü gibi. Sıra dışı ruh hallerinde yapılan keşiflere dair daha da çok şeyden bahsetmek mümkün. Bunlardan en ünlüleri LSD yardımıyla DNA’nın kodunu çözen Francis Crick’tir. Nobel ödüllü başka bir bilim adamı olan Kary Mullis polimeraz zincir tepkisi konusundaki keşfiyle de ilgili aynı şeyi söylemişti. Bu yüzden yapabileceğimiz en heyecan verici işin yaratıcılığı iyileştirmek olduğunu düşünüyoruz. Başka ilgi çekici projeler de var. Normal doğum, zor bir doğum bir sezaryen doğum yaşamış kişilerin ilerideki hayatlarında yaşadıkları ortak problemler. Bazı duygusal bozukluklarda psikedeliklerin kullanımı bize sorunların köklerinin ne kadar derine gittiğini gösterip psikopatoloji anlayışımızda derin değişikliklere sebep olabilir.

Psikedelik tedavisine en uygun bozukluklar hangileridir?

Erken dönem çalışmalarımızda en iyi sonuçları depresyon üzerinde aldık. Depresyon holotropik ruh hallerinde kolayca etkileşime geçilebilecek bir durum. Psikedelikler aynı zamanda belirli fobiler ve psikosomatik bozukluklarda yardımcı olabiliyor. En az başarıya ciddi obsesif-kompulsif bozukluklarda yaşadık. Prag’da birlikte çalıştığımız hastalar psikiyatri döneminin belirli bir zamanında lobotomiye gönderilecek hastalardı. “Düşük Doz” ve “Yüksek Doz” psikedelik tedavisi arasındaki farkı açıklayabilir misiniz?

Bu tedavilerin hedeflediği semptomlar ve durumlar neydi?

Psikedeliklerin tarihinde iki model vardır. “Psikolitik” modelde düşük ya da orta seviyede dozla seans boyunca kullanılır. Psikedelik modelde ise yüksek dozlar kullanılırken gözlük, kulaklık, güçlü müzik vardır. Her ikisini de yaptım. Prag’dayken psikolitik modelde orta dozda seanslara katıldım. Bilinç dışını harekete geçirmek konusunda inanılmaz derecede yardımcıydı, bu sayede katman katman araştırdım. Psikolitik terapide, hastaların bir süre gözlerini açmasına izin veriyoruz. Bazı seanslarda beni Hitler ya da bir Jaguar olarak görürken diğerlerinde neden bir yargıç ya da Gandhi olarak gördüklerini merak ediyorum. Ya da neden bir noktada oda bir ölüm hücresi, sonra bir genelev ya da Pasifik’te bir kulübe oldu bilmek istiyorum. Maryland araştırma çalışmalarındaki yüksek doz psikedelik modeli terapatik anlamda çok daha etkiliydi. Ancak bu yaklaşım da hastaların neden değiştiklerine dair bir bilgi vermiyordu. Daha önceki psikolitik çalışmalarım bana bu anlamda bir avantaj sağladı. Daha hızlı sonuçlar verecek modeller de deneyebildim ve daha önceki araştırmalarımdan yola çıkarak bazı çıkarımlarda bulunabilirdim.

Belli bitkiler ya da kimyasalların—Örnek olarak Ayahuaska, Peyote, Silosibin içeren mantarlar, Ketamin, MDMA, Salvinorin A —belirli klinik durumlar ya da koşullar için özel bir kullanımı var mı?

MDMA özellikle çift terapisi ya da tecavüz, savaş ya da rehine alınma durumları gibi korkunç insanlık deneyimleri yaşamış insanlarda özellikle işe yarıyor. Hala yasal olarak satıldığı yıllarda, bu maddeyi tavsiye eden terapistler çift terapisinde bunu oldukça yararlı bulmuştu. Çiftler birbirine bakıp birbirilerinin transpersonel statülerini keşfedebiliyordu. Bu yüzden MDMA ve diğer amfetamin analoglarının özel bir kullanım alanına sahip olduklarını düşünüyorum. Ketamini aşırı derecede ilgi çekici buluyorum. Bu madde kişileri LSD ve meskalinin ötesinde, çok garip dünyaların olduğu psikolojik bir yere götürüyor. Kişi örneğin cansız nesnelerin bilinçlerini deneyimleyebiliyor. Seanslardan birinde kendimi mumum yanan ucu gibi hissetmiştim. Kiliselerde yanan mumların kutsal ışık karşısında egonun erimesi gibi olduğunu anlamıştım; bu anlamda mumda olan şey mistik ve ruhani bir deneyimi anlatıyordu. Ancak ketamini özellikle dönüştürücü ya da terapatik anlamda kullanışlı bulmadım. Ancak diğer yandan dünyanın en çılgın hayallerimizden bile çılgın bir yer olduğunu göstermek konusunda kesinlikle bir kanıt sağlıyor. Ayahuaska güçlü bir iyileştiricidir ve yüzyıllardır kullanılmaktadır. Aynı şey peyote için de söylenebilir. Alkoliklerle olan çalışmalarımız, Amerikan Yerlilerinin alkolizmi peyote törenleriyle yenmesinden almıştı. Emin olamıyorum çünkü belirli teşhisler için etkili olma ihtimali yüksek çok fazla madde var. Belirli problemlerin farklı psikedelikler yoluyla tedavi edilmesine dair elimizde çok fazla veri yok.

Konuyu değiştirelim, sizce ölüm anında olan şey tam olarak nedir?

Psikedelik seansları sırasında öldüğümden emin olduğum çok fazla an oldu. Kendimi aynı yerde bulunca çok şaşırıyordum çünkü içimde gerçekten sonumun başka bir yerde biteceğine dair bir his vardı. Bana kalırsa olan şey, günlük gerçekliğin bir çeşit düzeninden transpersonel gerçekliklerin zengin matriksin bir geçiş, bu yüzden dini literatürde olan her şey bence gerçek ihtimaller: cehennem, cennet, araf, hayvan ya da bitki bilinçlerini deneyimlemek. Psikedelik kullanan birçok insan buna benzer deneyimler yaşamıştır. Tabii ölüm sırasında bunun gerçekten olup olmayacağı da enteresan bir soru. Olabilir, ama eğer evren kozmik bir oyunsa lila, her zaman sürprizlere yer vardır. Ölüme yakın deneyim yaşayan insanların yüzde otuzu “ölü” oldukları sırada ne olduğunu anlatabiliyor. Ölüm sırasında olanları holotropik hallere benzetsem de gidip de dönenlerin yaşadıklarıyla sadece bir karşılaştırma yapabiliyoruz. Yolculuğu tamamen gerçekleştirenler için herhangi bir rapor bulunmamakta.

Size psikedelik ilaçlar bizleri kaçınılmaz olana karşı hazırlıklı olmamızı sağlayabilir mi?

Ölümün bizi transpersonel dünyalara götürme durumunda holotropik hallerin hazırlık için mutlaka faydalı olacaktır. Bu zihin hallerinin ölüme hazırlıkta yardımcı olma geçmişi bulunmaktadır. Ölüme karşı tavrının değişmesiyle yaşama şeklin de değişecek. Ölüme yakın deneyim yaşayan kişilerde genelde bu duruma rastlıyoruz. Bununla bir kez daha Maryland’de, ölümcül hastaların endişelerini azaltmak için kullandığımız sırada karşılaştık. Bizimle seans gerçekleştiren birçok insan ölüm ve yeniden doğum deneyimi yaşadı ve hastalık ilerledikçe ölüme yakın bir deneyim yaşadı. Operasyon sırasında hastalardan biri kalp krizi geçirdi. Operasyon sonrasında konuştuğumuzda şöyle anlattı: “O deneyimleri yaşadığım için memnunum, çünkü bölge benim için yeni değildi. Seanslar sırasında ölümü yaşamasaydım gerçekten korkardım.” Bu yüzden transpersonel deneyimlerin ölüm için bir eğitim olması bir anlamda kullanışlı. Bu yüzden ileri seviyede kanser ya da diğer ölümcül tıbbi hastalıklar geçiren insanlar için psikedelikler kaçınılmazla yüzleşmek için bir araç olabilir mi? Maryland Araştırma Merkezi’nde bunun sayısız örneğiyle karşılaştık. Aslında bakacak olursanız oradaki araştırmanın en motive edici kısmı buydu. Hastalarda günbegün yaşanan değişiklikleri görmek heyecan vericiydi: çalışanlara karşı tavırları, korkularının azalması, ana odağın artması —çünkü kanserdeki en büyük problem ne kadar daha kötüleşececeğini düşünmek oluyor. Kanser hastaları hastalığın ilerleyici ve ölümcül olduğunu, yarın, önümüzdeki hafta ya da her şeyin daha kötü olabileceğini biliyor. Ancak hastalarımızın çoğu On iki adım programlarında tavsiye edilen yaşam şekline adapte olabilmişti. Bugün nasıl gidiyor? Çekilebilir mi? Bugün sağ çıkabilecek miyim? Evet çıkacağım, yarın da başka bir gün. Bundan bir yıl sonra ne olacağına değil, şu ana odaklandılar. Hastalarda gerçek değişiklikler vardı. Kanser hastalarına psikedelik maddeler verilmemesi için hiçbir sebep yok.

Alkolizm ve diğer uyuşturucu bağımlılıklarının tedavisinde psikedeliklerin etkisi üzerinde yorum yapmak ister misiniz?

Alkolikler ve narkotik uyuşturucu bağımlıları en başarılı test grupları arasında. Örneğin Maryland Psikiyatrik Araştırma Merkezi’nde 140 hastayla geniş bir çalışma gerçekleştirdik. Bu hastaların çoğu “sefil alkolik” kategorisindeydi. Seanslardan sonra %52’si temelde rehabilite edilmişti. Çalışma tasarımı gereği iki ekipten oluşuyordu. Bir takımda araştırmacıların kendileri de psikedelik maddeler kullanmıştı. NIMH ise bağımsız bir araştırma ekibi olmasını şart koşuyordu. 6 aylık kontrol noktasında %52 oranında rehabilitasyon gerçekleşmişti. 12 ve 18. Aylardaki kontrollerde bu miktar aşağı düştü. Ama bunun temel sebebi hastaların taşınmaları sebebiyle muayeneye gelememeleriydi. Narkotik uyuşturucu çalışmalarında rehabilitasyon oranı yüzde otuzun üstündeydi. Bu gözünüze çok gelmeyebilir, ancak aralarından birçoğu bir ay içinde tekrar sokaklara dönecekti.

Gerçeklik hakkında dönüştürücü deneyimler ve psikenin doğası hakkında ne düşünüyorsunuz?

Son elli yılda elde ettiğim deneyimler ışığında kendimi baskın dünya görüşünden uzaklaşmış hissediyorum. Ben spektrumun diğer ucunda, gerçekliğin kozmik bir bilinçten oluştuğunu düşünüyorum, Hinduizm’deki lila kavramı gibi. Yirmi yıla yakın bir süre içinde sanal gerçeklik teknolojileri geliştiği zaman, bir şeyi deneyimlemenin bir şeyin orada olduğu anlamına gelmediğini göreceğiz. Görünüşte gerçek olan şeyleri yaratmanın yolları vardır. Tüm deneyimlerim bu yöne işaret ediyor. Daha önce de bahsettiğim gibi bilinç maddi bir gerçeklik illüzyonu yaratmak konusunda nihai araç olabilir—çünkü başka bir sürü çeşit dünya yarattığını da gördüm—maddenin bilinci yaratmasından daha mantıklı geliyor bu bana.

İnsan kimliği hakkında neler öğrendiniz? Biz kimiz?

Kendimizi bireyler olarak düşünmek istiyoruz: egoları olan, birbirinden ayrılmış bedenler. Holotropik haller üzerine yaptığımız çalışmalarda çoklu kişiliklerden oluştuğumuzu görüyoruz, sadece bunu klinik bir vaka olarak yaşayan insanlardan daha iyi hallediyoruz. Kısacası aslında alt-kişiliklerden oluşan bir kolektifiz. Psikosentezin babası olan Roberto Assagioli bundan biraz bahsediyor. Transpersonel deneyimlerde kimlik algımızı genişletebiliriz. Kendimizi başka insan ve hayvanların yanında başka yaşam biçimleri ve arketipsel varlıklarla özdeşleştirebiliriz. Nihai anlamda sabit bir kişilikten söz edemeyiz. Kimliklerimiz bir bakıma vücut egosundan yaratıcı kaynağın kendisine kadar uzanıyor. Hindu dini farklı yoga sistemleri yaratarak buna ampirik bir kanıt teşkil ediyor. Zamanla kozmik yaratıcı kaynağa ulaşıp bu kaynağa dönüşebiliriz. Bu deneyimi yaşadığınız zaman, kaynağın kozmik enerji alanından bir farkı olmadığını görüyoruz. Namarupa ya da bodylego değiliz: Atman ve nihai olarak da Brahman’ız. Sıra dışı ruh hallerinde, beden-zihin ile Tanrı’yı, daha sonra da arada gelen diğer şeyleri deneyimleyebiliriz. Bu yüzden bir anlamda, dünyaya ait tüm özellikler bizim de bir parçamızdır.

Büyüyen küresel çevresel krizi düşündüğünüzde, insan ve gezegenin hayatta kalmasını öngrebiliyor musunuz? Eğer hayatta kalacaksa, nasıl bir biçime bürünecek?

Büyük bir kriz yaşadığımız ortada. Bu hızla devam edersek tür olarak hayatta kalamayacağımız ortada. Sadece nükleer savaş ya da kazalardan bahsetmiyorum, diğer yanda da ürettiğimiz endüstriyel kirlilik var. Fosil yakıtların kullanımı yaşama düşman bir çevre yarattı, toksinler ister havaya, ister yere, ister suya gitsin durum böyle. Transpersonel hareketteki çoğu insan küresel krizlerin farklı yönlerinin tek bir sebebe dayandığını düşünüyor: ortak katların en küçüğü bu noktada insan türünün bilinci. Bunu değiştirebilirsek, aklımız ve kalbimiz doğru yerde olursa bu sorunların çoğunu çözebiliriz. Yıllar içinde psikospiritüel değişim geçiren kişilerin hayatta kalmakta daha başarılı olduğunu gördük. Saldırganlıkta azalma, tolerans ve şefkatte artışın yanında farklılıkları bir sinir bozukluğu değil de ilginç olarak karşılamak. Bu farklar politik, dini, ırksal ya da cinsi olabilir, insanların renk renk olmasına, çok çeşitli şarkılar söylemelerine şaşırarak başlayabiliriz. Farklılıkların onurlandırılması ve kutlanması insanlara özgü değildir. Başka türlerle de bu bağı kurabiliriz—kirlenmiş Elbe Nehrinde bir balık olduğunuzu düşünün—sonuç dev bir ekolojik hassasiyet olacaktır. Biyolojik yaratıklar olarak ilk önceliğimiz temiz hava, temiz su ve temiz toprak olmalıdır. Bundan daha önemli önceliklerimiz olamaz. Bu yönde dönüşüm yaşamış insanlardan oluşan bir medeniyet olsaydık dünya anayasasında çevreye iyi bak en büyük öncelik olurdu. Yaşam muhafaza edilirdi ve anlaşmazlıkların çözümü olarak saldırganlık kullanılması yasaklanırdı. Tek umudumuz insanların böyle bir dönüşüm geçirmeleridir. Psikedeliklerin ya da holotropik nefes çalışmalarının tek araç olduğunu düşünmüyorum. Spontane olarak birçok insan böyle bir dönüşüm geçiriyor. Ne yazık ki, günümüz psikiyatrisinde bu spontane deneyimler akıl hastalıklarının bir işareti kabul ediliyor. Sonuç olarak, bu durumlara sıkça yapılan psikiyatrik müdahale bu potansiyel olarak faydalı olabilecek deneyimlerin bastırılmasıdır. İnsanların bu ruhani acil durumlarla baş edebilmesini sağlayacak şamanik uygulamalar ve devasa bir teknik spektrumu var; biz yeter ki bunu yürümek istediğimiz yol olarak seçelim.

Psikotik durumlar yaşayan kişiler için psikedeliklerin herhangi bir iyileştirici potansiyeli var mı?

Prag’da çalışırken birlikte çalıştığım bazı psikotik hastalarda büyük başarılar elde ettik. Sıra dışı ruh hallerinin doğru anlaşıldığı ve doğru desteklendiği durumlarda terapatik olabileceği sonucuna vardık. Geleneksel klinik psikiyatride çok akut epizotların en iyi sonuçlananlar olduğunu görüyoruz. Bazı durumlarda, hastanın psikoz öncesi halinde bir iyileşme bile olabiliyor. Ancak yavaşça gelişen, az belirtisi olan veya diğerleri kadar dramatik ve zengin olmayanlar daha kötü bir prognoza sahip oluyor. Gösterdiğimiz ilk terapatik efor bunları yavaşlatıp durdurmak üzerinedir. Bu eforun çok iyi işlemediğini fark ettiğimde, ilerlemeyi hızlandırmak için LSD kullanmaya başladık. Amacımız insanların semptomları bastırmaya çalışmak yerine epizotun ötesine geçmeyi sağlamaktı. Şunu da belirtmem gerek ki paranoyak davranan birine asla LSD vermezdim. Hastayla sağlam bir çalışma ilişkisi yaşamaya ihtiyacım var.

Çağdaş ve ana akım psikoloji ve psikiyatri ne kadar etkili?

Psikiyatrinin yanlış yönde ilerlediğini düşünüyorum. Ana akım psikiyatri artan bir şekilde psikofarmakoloji gibi biyolojik alanlara ilerledi ve psikoterapiden uzaklaştı. Bu yaklaşım semptomların azalmasını klinik ilerleme ile karıştırmaktadır. Hastalar daha az endişeli, sinirli ya da uysal olduğu zaman “iyileşmiş” olarak kabul edilmektedir. Bizim yaptığımız çalışmalarda, semptomların ortaya çıkışına homeopatik olarak davranabiliyoruz, organizma bir şeyden kurtulmak istediği zaman o sistemi destekliyoruz. Semptomları psikedelikler, müzik ya da nefes yoluyla etkinleştirmenin psikoterapi açısından faydası inanılmaz derecede küçümsenmektedir. Psikiyatri bu yönde ilerlerse sonunun çok iyi olacağını sanmıyorum. Tarihsel sebeplerden ötürü psikiyatri tıbbın bir alt disiplini haline geldi. Tıbda amacın semptomları azaltmakla sınırlı kalması tıp için çok kötü olurdu. Tıbda semptomatik tedavi eş zamanlı olarak etiyolojiye de değiniliyorsa geçerlidir. Ya da tedavisi olmayan hastalıklarda sadece hastanın semptomlarına yardım edebiliyorsak. Ancak tedavisi olmayan bir hastalık dışında, sadece semptomları bastırmaya çalışmak biraz acayip olurdu. Bu biraz da ateşi olan bir hastanın kafasını buza batırıp ateşi düştükten sonra sebebini aramamaya benziyor. Bir anlamda, psikiyatri duygusal bozuklukları tedavi edilemez olarak kabul ediyor ve sadece semptomları bastırmaya çalışıyor. Bu konudaki temel düşüncelerim çok fazla değişmedi, ancak arketipsel psikolojiye daha fazla ilgi göstermeye başladım. Tıp ve psikiyatriden geldiğim için, öncelikle doğuma çok fazla önem gösterdim çünkü o kısımda bariz birtakım malzemeler vardı. Psikiyatride doğumun psikotravmatik yönüne ilgi gösterilmemesi gariptir. Bu ilginç bir mantık hatasıdır. Prenatal araştırmalar fetusun rahimdeki hassasiyetini göstermektedir ve hepimiz emzirme ve insan teması aracılığıyla bağlanmanın önemli olduğu konusunda hemfikir. Fetus hem rahimde hem de doğum sonrası için hassas kabul edilir. Ancak doğum sırasında yaşanan büyük stresler psikolojik olarak ilgili kabul edilmez! Bu devasa miktarda bir psikolojik baskı anlamına gelmektedir. Doğum deneyimi o kadar korkutucudur ki baş etmek istemeyiz. Biz de zekamızı kullanarak bu noktada önemli şeyler olmadığını kabul etmek isteriz. Her neyse, ilk yıllarımda doğum sürecine ağırlık verdim. Yıllar içinde arketipsel deneyimlere ağırlık verdim. Deneyimler ve astroloji konusundaki korelasyonlara da ilgi gösterdim. Bu tabii ki tartışmaya açık bir alan. Astroloji gibi bir şeyi ciddiye alabilmek için düşünce sisteminin radikal bir değişim geçirmesi geremektedir. Newton yaklaşımına eklemek pek mümkün değil. Sorularınızı duyar gibiyim, gezegenlerle bir ilişkimiz varsa buna aracı olan enerji nedir? Çekimsel bir alan mı yoksa gelen ışınlar mı? Bunlar tabii ki absürt şeyler. Ancak astrologlar gezegenlerin somut dünyayla ilişkisine böyle bakmaz. Astroloji senkronistik korelasyonlar üzerine kuruludur. Son 35 yıldır birlikte çalıştığım Richard Tarnas’ın kitabı Cosmos and Psyche beni çok etkiledi. Astrolojiyle daha çok ilgilenmek son on yılda yaşadığım değişikliklerden biriydi. Değişimlerden biri de stratejik oldu. 2001 Şubat’ında evimi bir yangında kaybettim ve tüm referans kütüphanem kayboldu. Bu da eskiden yazdığım gibi yazmamı zorlaştırdı.

Çalışmalarınıza ilham veren bazı önemli profesyonel ilişkilerinizden bahsetmek ister misin?

Yıllar içinde Albert Hoffman ile harika etkileşimlere geçtim. Kendisini manevi babam olarak kabul ediyorum. Onun keşfi olmasaydı, mesleki ve kişisel hayatım çok daha farklı olurdu. Araştırma bulgularım ile ilgili uzun konuşmalara hiç girmedik, o konuda hiç görüşünü almadım. Ama derslerini dinledim ve kendi seanslarından ne gibi sonuçları çıkardığını gördüm. Kişisel karşılaşmalarımız hep harika oldu. Yine de hayatıma yaptığı en büyük katkı LSD oldu.

Benim için önemli kapıları açan kişi Abraham Maslow olmuştu. Abe beni Palo Alto’ya davet etti ve o, Tony Sutich, Miles Vich, Sonja Marguiles ve Jim Fadiman ile toplantılar düzenledik. Bu toplantıların birinde Viktor Frankl da bize katıldı. Transpersonel psikoloji hakkında konuştuk ve temel prensiplerini oluşturduk. “Transpersonel” ismini psikedelik deneyimlerde kullandığım sınıflandırmalardan aldılar: biyografik, perinatal ve transpersonel. İlk olarak bu yeni psikolojiye “transhümanistik” dediler—çünkü insani psikolojinin ötesine geçiyordu. Transpersonel psikolojiye adım atmamdaki en önemli faktörler Tony ve Abe’di.

Sonunda bizi tatmin eden bir psikolojiye ulaştık. Kültürel olarak hassastı ve mistikleri, büyük dinlerin kurucularını patolojikleştiriyordu. Bilinç, psikedelik, meditasyon ve diğer alanları da içine katıyordu. Ancak büyük bir problemle karşılaştık. Bu yeni psikoloji somut bilimlerle uyumlu değildi. Bilim dışı, irrasyonel ve profesyonellik dışı olmakla suçlanmaya çok açıktı. Bir süre buna nasıl karşılık vereceğimizi bilemedik. Ancak daha sonra hayatıma daha büyük etki alanı daha girdi. Frances Vaughan’ın Tiburon’daki evine davet edilmiştim. Fritjof Capra için düzenlenen bir partiydi ve anında bir bağ kurduk. Sorun transpersonel psikolojiyi on yedinci yüzyıl düşünce sistemine uyarlamaya çalışmaktı.

Fritjof’un dediğine göre fizikçiler bile Newton/Kartezyen paradigmasından uzaklaşmıştı. Ancak biyoloji, tıp, psikiyatri ve psikoloji halen 17. Yüzyıl düşünce sistemine göre hareket ediyordu. Biz de fizikte yükselen yeni paradigmalar ile transpersonel psikolojiyi birleştirmek istedik. Fritjof ile birlikte “Uzay ve Zaman’ın ötesine yolculuklar” isimli seminerler vermeye başladık. Fritjof sabahları modern fiziğin keşifleri ile başlardı. Öğle yemeği zamanına kadar herkesin aklı uçup giderdi.

Atom altı seviyeye indiğinizde, madde aslında zaten yoktur. Atom altı parçacıkların sadece bazı var olma ihtimalleri vardır ve sonunda dinamik vakum içinde yok olurlar. Atom altı seviyede her şey maddeden çok bilince benziyordu. Öğle yemeğinden sonra, bahsettiklerim siyah ve beyaz deliklerden çok daha basit geliyordu kulağa. Zamanda hareket eden parçacıkların aslında zamanda geri giden bir anti parçacık olduğunu keşfeden kişiler Nobel Ödülü alıyordu. Fritjof hayatımdaki bir diğer büyük etkiydi.

Diğer taraftan Gregory Bateson ile iki buçuk yıl geçirme şansım oldu. Gregory’nin sol akciğerinde ameliyat edilmeyecek bir tümör vardı ve dört hafta ömür vermişlerdi. Michael Murphy Gregory’ye ölmek için Esalen’e gelebileceğini söyledi. İyileştirme amacı olan herkes Gregory’ye destek oldu ve bu sayede iki buçuk yıl daha fazla yaşadı. İkimiz de Esalen’de kadroluyduk bu yüzden yüzlerce kez konuşma fırsatımız oldu.

Çalışmalarım üzerindeki yakın zamanlardaki etkilerden biri de Ervin Laszlo oldu. Çalışmaları transpersonel psikoloji için ilginç bir model sağladı. Holografik düşünceyi bilimle tanıştıran Karl Pribram ve David Bohm beni büyük şekilde etkileyen diğer kişilerden olmuştur. Tarihten ise Freud ve Jung’un üzerimde etkisi büyük oldu.

Daha önce de Rick Tarnas’ın etkilerinden bahsettiniz. Bize onu biraz daha anlatabilir misiniz?

Rick’in düşüncesi sistemime etkisi büyük oldu. Neredeyse otuz beş yıllık bir ilişkimiz oldu. Rick aslen Esalen’e LSD psikoterapisi üzerine çalışmak için geldi, ben de değerlendirme komitesindeydim. Bir noktada Arne Trettevik bizi astrolojiyle tanıştırdı. Arne yanında The American Ephemeris’i taşırdı, kendisinin ve başkalarının hayatına astroloji prizmasıyla bakmayı severdi. Bize burçları hesaplamayı öğretti ve astrolojiye olan ilgimiz gittikçe arttı. Rick için bu ömürlük bir tutkuydu ve ben de malzemeleri sağlıyordum—insanların nefes ve psikedelik seansları sırasında yaşadıkları, ruhani acil durumlar, mistik deneyimler ve psikotik kırılmalar. Astrolojiye dair çok fazla şey öğrendim. Bir çeşit takımdık ve konuya olan ilgim son 10 yılda inanılmaz arttı, tabii astrolojinin doğru anlaşılması gerekiyor. Rick’in üzerimdeki etkisi yıllar içinde çok fazla arttı. Ondan kesinlikle çok fazla şeyler öğrendim. Holotropik haller, arketipsel psikoloji ve astroloji üzerine odaklanan “Psike ve Kozmos” isimli bir ders veriyoruz. Söylerken biraz tereddüt ediyorum ama özellikle geçiş astrolojisi kullanılarak ileride psikolojide kişilere bir yol haritası çizilebilecek.

Başlangıçta insanların psikedelik deneyimler sırasında neler yaşayabileceğini ölçmekle ilgileniyorduk. Rorschach, MMPI, TAT ve diğerleri gibi bir sürü psikolojik uyguladık. Maryland Research Center’da çalıştığımız sırada bu testlerin hiçbir işe yaramadığını fark ettik. Psikedelik hallerin sahip olduğu zenginliğe kesinlikle sahip olamıyorlar.

Psikolojik testler kullanarak yapılan çalışmalar tekrar edildiğinde sonuç çoğu zaman aynı oluyor. Bugün ve bir ay sonra yapılan psikedelik seanslar ise birbirinden tamamen farklı olabiliyor. Testler bunu yakalayamıyordu. Bu tahmini yapabilecek bir araç bulduğumda, bu bana psikedeliklerden bile ilginç gelmişti. Bu yüzden astroloji ve psikedelikleri akademik anlamda bir araya getirmek oldukça meşakkatli bir paketti. Ancak psikoloji ve psikiyatrinin bu yönü seçmesiyle çok fazla şey kazanabileceğini düşünüyorum.

Gelecek nesiller için bırakacağınız mirasın ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Bunlardan belki de en ilginci altını çizdiğim genişletilmiş psike kartografisidir. Toplamda Doğu ruhani felsefesi, bazı mistik gelenekler, Şamanizm ve psikanaliz tarihinden yeni ve radikal düşünceler içerir. Mesela Otto Rank doğum travmasının önemini vurgulamıştır. Bastırılmış libidonun bir çeşit karakter zırhı yaratıp enerjinin sıkışmasına sebep olduğunu Wilhelm Reich’ın aklına gelmişti. Freud’un Thanatos düşüncesini ve Rank’ın doğum travmasını kabul eden ilk kişilerden biri Sandor Ferenzi olmuştu. Sonra da filogenetik deneyime ulaştı, sadece rahme değil, ötesine, yaşamın doğduğu okyanusa geri dönmek istiyorduk. Onun da ötesinde, C.G. Jung’un vurguladığı Neptünyen dünya vardı. Benim tasarladığım kartografi bunların hepsini bir araya getiriyor.

Holotropik nefes çalışmalarında fark ettik ki bu yeni kartografi yaşanan yeni deneyimlere de uyarlanabiliordu. Bu psikenin çok genel bir haritasıydı. Christina ile geliştirdiğimiz holotropik nefes çalışması buna oldukça katkılı oldu. Çünkü psikedelik kullanımının ötesine geçmemizi sağlıyordu. Sıra dışı bilinç halleri için erken bir adım olarak görüyorduk nefes çalışmalarını. Daha sonra onları daha da derine götürebilecek bir şey kullanılabilirdi. Son yıllarda transpersonel psikoloji üzerine yaptığım çalışmaların yeni bir dünya görüşünde bir rol oynayacağını düşünüyorum.

Ana akım toplum neden psikedelikleri anlamak konusunda bu kadar zorlandı?

2009 yılının başında 1960’ların sonunda olduğumuz yerdeyiz. Son 40 yıl içinde psikedelikleri topluma daha iyi entegre edebilecek şekilde yol kat ettik mi? Psikedelikleri topluma entregre etmenin zor olmasına sebep olan hem kültürle hem de profesyonel sebepler var. Akıl sağlığı profesyonellerinin bazı zihin hallerinin iyileştirici ve dönüştürücü potansiyelini kabul etmesi zor oldu çünkü benzer haller birer patoloji olarak görülüyordu. Yine de erken dönem psikedelik araştırmalarda büyük bir sorun yaşanmadı. Sidney Cohen çalışmaları yapan bu kişilere anketler yolladı, LSD ve meskalin üzerine yapılan 25.000 seans örneğinden bir makale yayınladı. Psikotik kırılmalar, geciken tepkiler ve flashbackler minimaldi. Ve tüm bunlar psikedeliklerle ilgili çok fazla şey bilmediğimiz yıllarda gerçekleşti. Deneyim sırasında bir eşlikçi olması gerektiğini ve sınırlı bir alanda gerçekleşmesi gerektiğini biliyorduk. İnsanlar geceleri kalıyordu ve sabah evlerine gitmeden onca onlarla konuşuyorduk. Şartlarımız çok da sofistike değildi. Düzgün bir eşlikçiyle sorumluluk alarak yapıldığı zaman komplikasyonlar minimaldi. Bu durum daha sonraları Timothy Leary’nin tüm gençleri LSD almaya teşvik etmesiyle değişti, sadece olabilecek pozitif şeylere vurgu yapıyordu. “Vücudunuzdaki trilyonlarca hücre bir mutluluk şarkısı söyleyecek” gibi şeyler; insanlara gerekli önlemleri almadan bu deneyimi yaşamaları gerektiğini öne sürüyordu. Tim ile bir konuşmamız oldu ve herhangi bir kişinin herhangi bir zamanda psikedelik kullanabileceğini söylüyordu —psikedelikler kişinin karmasını hızlandırıyordu. “Karman iyiyse iyi bir deneyim yaşayacaksınız, karmanız kötüyse vay halinize!” Bu yaklaşım ana akıma adapte olduktan sonra durum tamamen değişti. Ek olarak, psikedelik kullanmaya başlayan insanlar bastırılmış kültürden çok farklı değerleri ve tavırları benimsemeye başlamıştı. Psikedelik kullanıcıları farklı giyinip saç uzatmaya başladı. Kolayca tanımlanabiliyorlardı, arabalarını psikedelik renklere boyamaya başladılar. Bu da polislerin onların üstüne gitmesini kolaylaştırdı ve bu da daha çok sosyal gerilime sebep oldu. Bir yandan da savaş karşıtı hareketin başını çekiyorlardı ve sorun çıkarıcılar olarak fişlenmişlerdi. Bütün bunlar yasal baskıların yaratılmasını kolaylaştırdı.

Şimdi soruyorsunuz, “Bugün durum bundan farklı mı”? Çok farklı olduğunu düşünüyorum. Çünkü o sırada madde kullanılmayan teknikler geliştirildi, ilkel terapi, neo-Reich yaklaşımları, yeniden doğum, holotropik nefes çalışmaları ve diğer yöntemler. Bu yöntemlerde madde kullanılmasa bile yoğun duygusal tepkiler ortaya çıkıyor.

Erken yıllarda kişiler önceki paradigmayla açıklanamayacak deneyimler yaşıyordu. Bu yüzden ana akım düşünürler bu deneyimlere delilik ya da psikoz penceresinden bakıyordu. Ancak bugün de yapılan bu çalışmalarda aynı tepkiler alınıyor: güçlü duygular, geçmiş yaşam deneyimleri, doğum deneyimleri ve başka eş zamanlılıklar. Bu yüzden böyle çalışmalar yapan insanlar bir noktada psikedelikleri bir sonraki mantıki adım olarak görüyor, kimse önlerinde duran şeylerle büyük bir çatışma hissetmiyor.

Dahası, bilimdeki Newton-Kartezyen düşünce sistemi psikedeliklerin kabul edilmesindeki en büyük kavramsal engeldi. Düşünce sisteminin 60’lardaki otoritesi çok genişti ama çeşitli disiplinlerdeki olağanüstü gelişmeler sayesinde zamanla azaldı. Bu öyle bir çapta gerçekleşti ki artan sayıda bilim insanı bambaşka bir dünya görüşü ve yeni bir bilimsel paradigma aramaya başladılar. Başka bilimlerle aşılamayacak sorunlar yaşayan yeni psikolojik bulguların yeni paradigmalarla uyum içinde olduğunu görmek mutlu edici. Yükselen paradigmada ”anomali hadiseler” bilim ve ruhaniyetin bir araya geldiği yeni ve kapsamlı bir dünya görüşü olacak.

Gelecekte rol oynayabilecek bir diğer şeylerden biri de endüstriyel medeniyetin felsefesinin geçerliliğini yitirmesi olacaktır. Artık GMH’mizin üç katının çıkmasının refahının üç katına çıktığı anlamına gelmediğinin, çevreyi mahvedersek yaşanacak bir gelecek olmadığının farkındayız. Hayatta kalmak için genel bir korku ve endişenin olacağı bir noktaya ulaşıyoruz. Bir şeyi radikal olarak farklı yapmamız gerekiyor.

Geleceğe karşı olumlu bir vizyonunuz var mı?

Aynı Ram Dass’ın Prag’daki konferansta baktığı gibi bakıyorum. Başaramama ihtimalimize açıktı. Yine büyük medeniyetler oldu, bizim yaptığımız çılgınca şeyleri yapmadılar ve kendilerini yok etmek için bu kadar imkanları yoktu ve hayatta kalmadılar. Ne yöne giderse gitsin yapacağım şeyi yapmaya devam ederdim. Yine kendimi keşfetmeye ve dönüştürmeye devam ederdim çünkü kişinin medeniyete yapabileceği en büyük katkı budur. Ve eğer yıkım kazanırsa, çalışmalarım beni bununla daha iyi baş edebileceğim bir yere koyuyor. Biraz iyimserlik var, ancak yine de ne yöne giderse gitsin kişinin kendini keşfetmesi tercih edilmesi gereken yoldur.

Genç araştırmacılara ne tavsiye ederdiniz?

İlk olarak bugün genç araştırmacıların gösterdiği kararlılığa, bu önemli işi gerçekleştirmek için hükümetle kurdukları ilişkiye devasa bir saygı duyuyorum. Psikedelikler konusunda profesyonel çevrelerde ve toplumun genelinde devasa bir cehalet var. Bu yüzden gerekli izinleri almak sırasında gösterdiğiniz kararlılığa minnettarım. Psikedelik araştırmaya dönmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum, hem insan toplumu hem de bizi bekleyen küresel kriz için. Dileğim bu araştırmayı sorumlu ve profesyonel bir şekilde yeni ve heyecanlı yerlere götürmeniz.