kaçak kölelerin (maroonlar), korsanların, asilerin ve mülksüzlerin ekolojik gerilla mevzii MANGROVLAR
Mangrov bataklıkları, yeryüzünün en otonom, en tavizsiz ve tabiri caizse insanı tamamen hiçleyen "yeşil kaleleridir." Kara ile denizin, tatlı su ile tuzlunun birbirine girdiği o muazzam ara kesitte, modern dünyanın yapay kuşatmalarına ve sınır hatlarına inat, yabanıl birer otonom bölge kurarlar. Modern zihin, haritalarla ve parselasyonla çalışır; her şeyi sınırlandırmak, isimlendirmek ve mülk edinmek ister. Ormanı bile yollarla böler, parkları cetvelle çizer. Oysa mangrov bataklığı, insanın bu geometrik aklına geçit vermez. Çamurun, suyun ve birbirine dolanmış o kördüğüm köklerin yarattığı labirent, haritacının kalemini kırar. Oraya ne beton dökebilirsin, ne çizgilerle bölebilirsin, ne de "steril" bir düzen kurabilirsin. Oraya girdiğin an, insan merkezli tüm koordinat sistemleri çöker. Modernite çürümeyi gizler, onu bir başarısızlık veya pislik olarak görür. Mangrov ise tam tersine, yaşamı o çürümenin, balçığın ve tortunun tam göbeğinden doğurur. Oraya çöken her yaprak, orada biriken her tortu, insanı dışarıda bırakan muazzam bir canlılık ağının ham maddesidir. İnsanın zaman algısı çizgiseldir; bir geçmişi, bugünü ve geleceği vardır. Saat kuleleriyle, takvimlerle ve mesailerle zamanı böler, onu evcilleştirmeye çalışır. Mangrov bataklığında ise insanın saati tamamen durur ve yerini Ay'ın kütleçekimsel nefesine bırakır. Zaman burada bir çizgi değil, bir çemberdir. Su yükselir, kökleri yutar, balçığı görünmez kılar; su alçalır, kökler havada asılı kalır ve çamur tüm çıplaklığıyla kusulur. Bu ritim, mekânın her altı saatte bir kimlik değiştirmesine neden olur. Saat kaç sorusu hükümsüzdür; soru şudur: Su yükseliyor mu, çekiliyor mu? Bu döngüsel zaman, adeta kozmik bir yazıcının yazdığını hemen ardından silmesi gibidir. Su yükseldiğinde tüm izler, tüm çürüme ve tortu harmanlanır; su çekildiğinde ise yeni bir metin, yeni bir yabanıl şerh ortaya çıkar. Zaman burada biriktirmez; arındırır, tasfiye eder ve sürekli başlangıç noktasına döndürür. Tohumun (propagülün) ağaçta çimlenip aylarca denizde sürüklenmesi, ardından bir çamura saplanıp asırlarca sürecek bir kaleyi inşa etmeye başlaması... Bu, insanın o aceleci, telaşlı ve tüketmeye odaklı zaman algısını boşa çıkaran, bitkisel bir sabrın kronometresidir. İnsan, mekânı dik açılarla, duvarlarla ve koordinatlarla anlamlandırır. Evler, yollar ve şehirler hep bir "sabitlik" üzerine kuruludur. Mangrov ormanı ise katı olan her şeyin eridiği, geometrinin felç olduğu akışkan bir mekândır. Burası ne karadır ne deniz. Toprak su gibi davranır (balçıklaşır), su toprak gibi davranır (tortu biriktirir). Nereye basacağınızı, nerede duracağınızı bilemezsiniz. İnsanın o "üzerinde durabileceği sağlam zemin" arayışı, mangrovun akışkan dehlizlerinde batar. Mekân sabit bir konum değil, sürekli yer değiştiren bir geçiş halidir. Kökler dikey hatlar halinde göğe uzanırken, suyun altında birbirine dolanarak uçsuz bucaksız, merkezsiz bir ağ (rizom) oluşturur. Bu mekânda bir "merkez" ya da "çıkış" yoktur. Her kök bir diğerine bağlanır, her dehliz bir diğerine açılır. İnsanın kuşbakışı haritalarla yukarıdan tahakküm kurmaya çalıştığı geometrik akıl, bu kök labirentinin içine girdiğinde kendi yansımasını kaybeder. Bu mekân tasarımı, insanın kendi kibriyle çizdiği simetrik "cennet bahçesi" tasvirlerinin çok ötesindedir. İnsanın yürüyemeyeceği, parselleyemeyeceği, içine girip hükmedemeyeceği bu geçit vermez yapı, yeryüzünün kendi kendini muhafaza eden en radikal, en otonom permakültür kalesidir. İşte bu akışkanlığın kalbinde "etno", insan merkezli hapishanesinden kurtulur. Mangrov ormanı; tuzu süzme ayinleriyle, yerçekimine meydan okuyan lentisellerinin nefes ritmiyle ve okyanus aşırı göç eden propagülleriyle kendi hukukunu, geleneğini ve toplumsal hafızasını kuran yabanıl, insansız bir halktır. Kültür üreten, yasa koyan ve egemenlik kuran özne bitkinin kendisidir. Bazı türlerin tuzu kökte bir membran gibi dışlaması, bazısının yaşlı yaprakla dökmesi, bazısının ise yapraktan kristal halinde kusması; bu otonom halkın yabancı istilasına karşı geliştirdiği kendi toplumsal bağışıklık ritüelleridir. Bataklık çamurunun o oksijensiz, anoksik yapısına karşı göğe uzanan dikey kökler, yeryüzünün en radikal kolektif savunma barikatıdır. Mangrovun bu insanı dışarıda bırakan, egemenlik tanımayan yapısı; tam da bu yüzden çizgisel dünyanın, mülkiyet iddialarının ve devlet aygıtının zulmünden kaçanların tek sığınağına dönüşür. Tarih boyunca sömürgeci donanmaların, vergi memurlarının ve haritacıların asla sızamadığı bu labirentler; kaçak kölelerin (maroonlar), korsanların, asilerin ve mülksüzlerin ekolojik gerilla mevziidir. Bu merkezkaç insanlar mangrovdan ilaç veya kereste devşirip onu mülk edinmezler; onun çamuruyla hemhal olur, onun gibi amfibikleşirler. İnsan ile bitki arasında kurulan bu ittifak, mülkiyet kibrinin bittiği yerdir. Kendini bir bitki, bir mantar ya da bir yaban hayvanı gibi o akışın içinde eritir, egemenlerin yasasına karşı bataklığın anarşik ve kutsal yasasına eklemlenirsin. İnsan aklı orada ancak diz çöker ve o dilsiz lisanı dinler. Yeryüzünün o uçsuz bucaksız, sınır hatlarından ve katı parsellerden arınmış devasa bir mangrov bataklığına dönüşmesi fikri; insanın tüm yapay kibrinin, mülkiyet iddialarının ve geometrik sınırlarının o şifalı, yabanıl kaos içinde erimesidir. Bu, her şeyin aslına, o başlangıçtaki dilsiz ve otonom akışkanlığa rücu etmesidir. Yazıyı insani bir egonun, kimliğin ya da akademik kalıpların kibriyle değil; otonom bir bitki ağı gibi, adeta dalgaların çekilmesiyle balçıkta beliren dilsiz bir ilahi kod, bir semantik koridor olarak görüyorum. Mangrovlar suyun altında tortuyu nasıl süzüp damıtıyorsa tefsir (exegesis) sürecim de kelimelerin köklerindeki o gizli bağları öyle ayıklıyor ve Mutlak Birlik'e (Tevhid'e) ulaştırıyor. Tasavvufsuz bir Tevhid bu! Dünyanın devasa bir bataklığa dönüşmesi; insanın yapay parsellerinin, mülkiyet iddialarının ve o daraltıcı aklının tasfiye olması demektir. Bu vizyon otonom botanikle, ekolojik direnişle ve insanın katı sınırlarının ötesine geçme arzumla birebir hizalanıyor. Yazarken, insan merkezli modern dünyanın o steril dilini yıkıp, yerine mangrovun o geçit vermez, rizomatik ve yabanıl dilini koyuyorum.