Asya Bozkırlarından Germen Kelt Ormanlarına KITLIĞIN ve ÇÜRÜMENİN BOTANİĞİ; ...+...
İç Asya göçebesi, ufku gören sonsuz bir düzlüğün, bozkırın ve gökyüzünün (Kök Tengri) insanıydı. Göç süreciyle birlikte bu insan, Rusya’nın ve Almanya’nın o güneşi bile geçirmeyen tekinsiz, karanlık, devasa meşe ve çam ormanlarına daldı. İşte ilk büyük kırılma ve evlilik burada yaşandı: Bozkırın açık alan botaniği, Germen ve Slav kabilelerinin derin ağaç kültleriyle çarpıştı ve eridi. Asya’nın "Bay Terek"i (Dünya Ağacı), İskandinavya’nın Yggdrasil’ine dönüşürken, sadece bir mitoloji taşınmadı; bitkiyle kurulan ontolojik bağ değişti. Yerleşik kabilelerin toprağa bağımlı kök inançları, göçebenin akışkan, tekinsiz ve her bitkiyi bir ruh (iye) olarak gören algısıyla birleşti. Rusya ovalarından Norveç fiyortlarına kadar halk hekimliği, resmi kilise tarihinin "cadılık" deyip yok etmeye çalışacağı o yabanıl bitki (özellikle zehirli gece gölgesi bitkileri, ban otu, adam otu) bilgisiyle yeniden döllendi. İnsan, ormanın derinliğindeki o "hiçlik ve kaybolma" korkusunu, bu bitkilerin sağladığı esrimeyle yenmeye çalıştı.
Bu 450-500 yıllık devasa evre'nin en uç noktası olan İrlanda ve Kelt dünyası, etnobotanik açıdan tam bir laboratuvardır. Asya’dan batıya doğru süzülen kabilelerin (Alanlar, Hunlar ve ardılları) taşıdığı o arkaik bitki algısı, Avrupa’yı kat ederek Keltlerin ökse otu, meşe ve çiğdem kültleriyle buluştu. Buradaki evlilik, toprağın üstündeki ritüelleri baştan yazdı. Keltlerin doğayı yaşayan bir organizma olarak gören yapısı, Asya'nın animizmiyle o kadar kusursuz bir şekilde rezone oldu ki, Hristiyanlık bu adalara geldiğinde resmi doktrinini kuramadı. Onun yerine "Kelt Hristiyanlığı" denen, aslında tamamen etnobotanik arkaplanı olan, azizlerin ağaçlarla konuştuğu, pınarların kutsandığı melez bir yapı doğdu. O resmi din yalanının altında çağlayan şey, Asya'dan İrlanda'ya taşınan o dilsiz doğa kültürünün ta kendisiydi.
İşin en çıplak gerçeği de burada saklı. İnsanın ilk yaradılış inancı, gökyüzünde oturan antropomorfik (insan biçimli) bir tanrı değil, toprağın içinden çıkan, ölen ve baharda yeniden dirilen bitkinin ta kendisiydi. İnsan, kendi ölümlülüğünü ve zavallılığını bitkinin bu döngüsüne bakarak teselli etti. İç Asya'nın, Rusya'nın, Almanya'nın yerel kabileleri bu göç dalgasıyla birbirine karıştığında, herkes kendi "kutsal tohumunu" ve bitki sırrını ortak havuza attı. Doğumda göbek bağını hangi ağacın köküne gömeceğinden, ölüsünü hangi odunun ateşiyle yakacağına ya da toprağa verirken üzerine hangi çiçeği serpeceğine kadar her şey, insanın o devasa hiçlik karşısında uydurduğu ilk kutsal senaryoydu. Etnobotanik, insanın doğayla yaptığı o çaresiz ateşkes antlaşmasıydı.
Bugün bize anlatılan Roma’nın yıkılışı, krallıkların kuruluşu gibi yapay anlatılar, o dönem toprağı eken, bitkiyi kaynatan, atını o otla besleyen milyonlarca insanın gerçekliğini gizler. Germen kabileleri, Slavlar, Hunlar ve arkalarından gelen devasa kitleler Avrupa'yı döllerken, aslında dünyanın mikrobiyotasını, tarım hafızasını ve bitkisel bilinçaltını değiştirdiler. Eğer buna isim koyacaksak; bu, insanın kendi biyolojik ve zihinsel sınırlarına tosladığı yerde doğayı kutsayarak ürettiği o "Muazzam ve İmkânsız Melezliktir". Tarih yazının icadıyla değil, insanın bitkinin dilini çözmesiyle başladı ve o 500 yıllık kaos, Avrupa ve Asya’yı tek bir kök sistemine (rizoma) bağladı. İç Asya insanı et, süt ve bozkır otlarıyla beslenen bir protein ve açık alan kültüründen geliyordu. Kuzeyin donmuş topraklarına ve Almanya'nın nemli, güneşsiz havzalarına girdiklerinde bu diyet çöktü. Karşılaştıkları şey kıtlık ve çürüme botaniği oldu. Norveç’in fiyortlarında ve Kuzey Almanya’nın permafrost sınırlarında ne bozkırın şifalı otları vardı ne de tarım yapacak bir iklim. Hayatta kalmak için geliştirilen ilk vahşi strateji, çam ve huş ağaçlarının iç kabuklarını (floem katmanını) sıyırıp kurutarak un haline getirmek ve bunu ren geyiği likenleriyle (Cladonia rangiferina) karıştırıp bulamaç yapmaktı. Bu, mideyi doyurmak için değil, sadece sindirim sisteminin boşluktan çökmesini engellemek için geliştirilen, bitkinin odunsu liflerine sığınma stratejisiydi. Kuzeyin yerleşikleri ve göçebeleri, kıtlık dönemlerinde bataklıkların dibindeki asidik oksijensiz ortamı bir "doğal buzdolabı" gibi kullanmayı öğrendiler. Ancak bu nemli ve karanlık coğrafyada depolanan ilkel tahıllar (çavdar), insanlık tarihinin en büyük kitlesel sanrılarından birine yol açan Ergot mantarı (Claviceps purpurea) ile enfekte oluyordu. Çavdar mahmuzunun yarattığı bu zehirlenme (Aziz Anthony Ateşi), insanlarda uzuvların çürümesine (kangren) ve devasa halüsinasyonlara yol açıyordu. İnsan zavallılığı tam olarak burada devreye girdi: Bu zehirlenmeyi iklimin tekinsiz ruhlarının bir cezası veya lütfu olarak gördüler ve bunu ilk karanlık kültlere dönüştürdüler.
Kuzeyin o karanlık ve donmuş coğrafyasında savaşmak ve hayatta kalmak, bozkırda at koşturmaya benzemiyordu. Soğuk, insan beynini ve kaslarını felç eden bir düşmandı. Bu vahşi iklimde hayatta kalmak için insani korkuyu ve acıyı tamamen kapatacak bir etnobotanik mühendislik gerekiyordu.
Skandinavya ve Cermen kabilelerinin "Berserker" (ayı postu giyen vahşi savaşçılar) efsanesinin arkasında, Sibirya kökenli göçebelerin çok iyi bildiği Amanita muscaria (sinek mantarı) ile kuzey ormanlarının yerlisi olan Hyoscyamus niger (kara ban otu) karışımı yatar. Bu iki zehirli bitkinin kombinasyonu, insanın sinir sistemini kelimenin tam anlamıyla çökertip bambaşka bir boyuta geçiriyordu. Acı hissi tamamen yok oluyor, göz bebekleri büyüyor, vücut ısısı donma seviyesindeki iklime meydan okuyacak şekilde yükseliyor ve insan çıplak elle bir kurdu parçalayacak vahşi bir histeriye kapılıyordu. İşte antropolojik stratejinin en çıplak hali: İnsan, kuzeyin o devasa, ezici doğası ve iklimi karşısındaki zavallılığını, kendi biyolojisini zehirle kitleyerek ve geçici bir canavara dönüşerek aşmaya çalıştı.
Kuzey Avrupa'nın (Danimarka, Almanya, Norveç) bataklıkları (bog), bu 500 yıllık süreçte göçebelerin ve yerleşiklerin zihninde "hiçliğin ve ölümün kapısı" olarak kodlandı. Kıtlık botaniği insanı o kadar çaresiz bıraktı ki, toprak ana bitki vermediğinde insan ona en değerli şeyi, kendi türünü kurban etmek zorunda hissetti. Bugün bataklıklardan çıkan "Tollund Adamı" gibi yüzlerce mumya, bu etnobotanik vahşetin kanıtıdır. Bu insanların mideleri incelendiğinde, ölümlerinden hemen önce yedikleri son yemeğin yabani ot tohumlarından (özellikle sirken, kuzukulağı ve keten tohumu) yapılan ilkel bir kıtlık çorbası olduğu görülür. İnsanlar, kıtlıktan kırıldıkları o kış aylarında, toprağın altındaki o karanlık bitki ruhlarını uyandırmak için, son kıtlık yemeğini yedirdikleri kabile üyelerini boğarak bataklığa bıraktılar. Bitkinin yeniden büyümesi için insan kanının toprağa karışması gerektiği inancı, o en ilkel ve vahşi yaradılış inancının ta kendisiydi.
Asya bozkırından gelen o göçebe ruh, kuzeyin bu vahşi doğasında eridi, dönüştü ve sertleşti. Ne şamanın göğe bakan duaları yetti ne de yerleşiğin ilkel tarımı. İkisi birleştiğinde ortaya çıkan şey, doğaya hükmeden bir insan değil; doğanın tekinsizliği karşısında hayatta kalabilmek için ağaç kabuğu yiyen, mantarla deliren ve toprağı insan kanıyla sulayan trajik bir canlı türünün antropolojisiydi. Resmi tarih bu karanlık kışları, bu açlık çığlıklarını yazmaz. Ama kuzeyin toprağını biraz kazıdığımızda altından çıkan şey, bitkiyle insanın o korkunç, vahşi ve çaresiz nikahıdır.
İşte resmi dinler tarihinin en büyük örtbas hikayesi tam olarak burada başlar. Kilise, Avrupa’ya muzaffer krallarla, vaftiz törenleriyle ve Latince kutsal metinlerle girdiğini iddia eder. Oysa gerçekte karşılaştığı şey; 500 yıllık göç kaosuyla yoğrulmuş, açlıktan ağaç kabuğu kemirmiş, ban otuyla aklını yitirmiş ve bataklığa kan akıtmış o yabanıl, travmatik etnobotanik hafızaydı. Hristiyanlık çok istese de bu vahşi gerçekliği yukarıdan aşağıya tek bir kılıç darbesiyle yok edemedi. Onun yerine, toprağın altındaki o devasa canlı doku, Kilise’nin kurumsal duvarlarının altından yeraltına sızdı ve Orta Çağ’ın o tekinsiz "büyücülük ve cadılık" omurgasını oluşturdu. İnsanın o çaresiz biyolojik sınırının nasıl "şeytanlaştırıldığını" şu vahşi kırılma hatlarıyla okuyalım…
Asya bozkırından Germen ve Kelt ormanlarına taşınan o en çıplak hayatta kalma ve esrime stratejisi, zehirli bitkilerin (Solanaceae familyası: Adam otu, ban otu, güzelavrat otu ve adamotu) yağlarla karıştırılarak vücuda sürülmesiydi. Kıtlık ve soğukla ezilen insan, bu ölümcül bitkilerin halüsinojenik etkilerini (alkaloitlerini) deriden emilim yoluyla almayı çözmüştü. Bu bitkiler mideden alındığında öldürüyor, ancak mukozaya veya deriye sürüldüğünde insanı zaman ve mekandan koparan, ona "uçuyormuş" hissi veren devasa vizyonlar yaşatıyordu. Kilise bu etnobotanik sağaltım ve esrime pratiğini gördüğünde dehşete düştü. İnsanın doğayla kurduğu bu tehlikeli esrime bağını, "Şeytan'ın yardımıyla göğe yükselmek ve Sabat ayinine uçmak" olarak etiketledi. Kadınların bu merhemleri sürmek için kullandıkları tahta çubuklar ve havan elleri, resmi tarihin karalama kampanyasında "süpürgesiyle uçan cadı" imgesine dönüştürüldü. Aslında uçan süpürge yoktu; ban otunun yağında kaybolan insanın o kadim, trajik transı vardı.
Kuzeyin çavdar mahmuzu (ergot mantarı) ve ban otuyla beslenen, açlıktan delirme noktasına gelen insan grupları, toplu histeri krizleri yaşıyordu. Çavdar mahmuzu zehirlenmesi (ergotizm) yaşayan bir köyde insanlar halüsinasyonlar görüyor, derileri yanıyor (Aziz Anthony Ateşi) ve kendilerini birer hayvana dönüşmüş gibi hissediyorlardı. Vahşi doğada hayatta kalmak için mantarla bilincini kitleyen o Berserker mantığı, sıradan köylünün kıtlık çaresizliğiyle birleşmişti. Hristiyanlık bu kitlesel hezeyanları "Tanrı'nın düzenine başkaldırı" ilan etti. Toprağın vahşi botaniğiyle aklını yitiren bu zavallı insanlar, mahkemelerde "Kurtadam" (Lycanthrope) veya şeytanla anlaşma imzalamış canavarlar olarak yargılandı. İnsanın doğa karşısındaki açlık deliliği, kilisenin teolojik günah keçisi oldu.
Toprağı insan kanıyla sulayan, ağaçlara kurban asan o arkaik Germen/Slav paganizmi, Hristiyan monoteizmi karşısında şekil değiştirdi. Kırsaldaki (pagus) şifacı kadınlar (Wise Women / Ebe-Şifacılar), hangi otun cenini düşüreceğini (kürtaj botaniği), hangi kökün yarayı kapatacağını ve hangi mantarın acıyı dindireceğini biliyordu. Bu bilgi, resmi kitabi tıbbın ve kilise hiyerarşisinin erkek egemen yapısına doğrudan bir tehditti. Şifacı kadının elindeki o bitkisel iksir kazanı, kilise tarafından "Şeytan'ın mutfağı" olarak lanetlendi. Doğumu, ölümü ve acıyı bitkiyle kontrol eden insan, Hristiyanlık bölgeye yerleştikçe illegal bir yeraltı şebekesine dönüştü. "Cadı avları", aslında Avrupa’nın o 500 yıllık vahşi etnobotanik hafızasını kökten kazımak için yapılmış kitlesel bir soykırımdı.
Hristiyanlık ne kadar yakarsa yaksın, o ağaç kabuğu yiyen insanın vahşi hafızasını tamamen silemedi. Bugün bile modern tıbbın ve farmakolojinin temelini oluşturan pek çok bitkisel ajan, o "cadıların" yeraltında gizlice kaynattığı kazanlardan sağ çıktı. İnsan, kendi zavallılığını kilisenin cennet vaadiyle değil, yeraltına gizlediği o zehirli köklerin ve mantarların tekinsiz şifasıyla teselli etmeye devam etti.
Antropolojik ve teolojik bir atom bombası… Cadılık mitinden Hristiyanlığın en derin sakramentlerine, oradan İslam’ın ve Kuran’ın doğduğu coğrafyadaki mistik katmanlara kadar her şeyin altında, o sesli ama dilsiz İç Asya gerçekliğinin ve onun ürettiği ilk etnobotanik bilincin izleri akar. Resmi dinler tarihi kitapları Tanrıları, vahiyleri ve kutsal kitapları gökten zembille inmiş gibi anlatır. Oysa insan zihninin "kutsal" olanı kurgulama biçimi, binlerce yıl boyunca bozkırda, taygada ve çölde doğayla, toprakla ve bitkinin bilinci dönüştüren gücüyle kurduğu o ilk arkaik ilişkiden doğmuştur. Dinler, bu yabanıl gerçekliğin üzerine giydirilmiş politik ve teolojik elbiselerden ibarettir. Şimdi o elbiseleri tamamen yırtalım ve Hristiyanlıktan Kur’an çemberine kadar uzanan o ortak İç Asya kökünü ve insanın kadim çaresizliğini deşelim…
İslam’ın doğduğu Arap Yarımadası ve Levant, ilk bakışta İç Asya’dan çok uzak bir çöl gibi görünür. Ancak antropolojik hafıza akışkandır. İç Asya’nın o doğa-toprak kültü, sadece Kavimler Göçü ile batıya değil; Avrasya steplerinden güneye, Mezopotamya, İran ve Suriye üzerinden Arap çöllerine kadar sızan çok eski bir nehir yatağına sahipti. Kur’an tefsirlerinde ve İslam halk inançlarında çok güçlü yer tutan, bizzat hadislerde şifası övülen Üzerlik (Harmal) kültünü ele alalım. İslam coğrafyası bunu "hadis ve peygamber tıbbı" (Tıbb-ı Nebevi) olarak resmiyete döker. Oysa üzerliğin kimyasal ve ritüelistik hafızası, İç Asya bozkır şamanının (Kam) transa geçmek ve kötü ruhları kovmak için binlerce yıldır yaktığı o arkaik "Adraspan" kültünün ta kendisidir. Çölün ortasındaki bedevi de, bozkırdaki göçebe de o tekinsiz hiçlik karşısında aynı bitkinin dumanına sığınmıştır. Kutsal metin bu pratiği yok edememiş, sadece kendi diliyle yeniden adlandırmıştır. Kur’an’da Kehf Suresi’nde Musa ile yolculuk eden o gizemli kul (Hızır), İslam mistisizminde ölümsüzlüğü ve doğanın yeniden dirilişini simgeler. Bastığı yerde otlar yeşeren bu "Yeşil Adam" (Al-Khidr) arketipi; Ortadoğu'nun tarım tanrıları (Tammuz) ile İç Asya’nın baharı getiren doğa ruhlarının ve Hayat Ağacı kültünün çölün ortasında patlamış melez bir versiyonudur. İnsan, yaradılış inancının merkezine yine bitkinin o ölüp ölüp dirilen yeşilliğini koymuştur.
Avrupa’yı dönüştüren Hristiyanlık ayinlerinin (Komünyon/Efkaristiya) özüne bakalım: İsa’nın kanını (şarap) içmek ve bedenini (ekmek) yemek. Resmi teoloji buna "ilahî kurban" der. Oysa antropolojik açıdan bu, Kuzey Avrupa'nın donmuş bataklıklarında toprağı insan kanıyla sulayan, İç Asya'nın derinliklerinde kutsal içkiyle (Soma/Haoma) bilincini genişleten o trajik canlının vahşi ritüelinin kurumsallaşmış, ehlileştirilmiş halidir. Kilise, insanın doğayla kurduğu o tehlikeli, mantarla deliren yabanıl ilişkiyi yasaklamış; yerine o esrime ihtiyacını kilise çatısı altında kontrollü bir şarap yudumuna indirgemiştir. Cadı avları, bitkinin doğrudan gücüne sahip olan şifacıyı yok edip, o bitkisel gücün tekelleşmiş taklidini (kilise ayinini) dayatma savaşıydı.
İster cadı de, ister aziz, ister şaman, ister mümin... İnsan, doğanın o devasa, tekinsiz ve insanı hiçleyen karanlığı karşısında o kadar zavallı bir biyolojik sınıra sahipti ki, hayatta kalabilmek için sürekli "yalan adlandırmalar" yapmak zorundaydı. Tanrılar, dinler ve dogmalar, toprağın o dilsiz ve vahşi etnobotaniğini insan diline tercüme etme çabasının trajik ürünleridir. Her şeyin özündeki o İç Asya gerçekliği; insanın doğadan kopmadığı, onunla akraba olduğu, bir ağacın kabuğunda veya bir mantarın vizyonunda evrenin o devasa hiçliğini çıplak gözle gördüğü o ilk, filtresiz yüzleşmedir. Sonraki tüm kurumsal dinler, bu büyük ve vahşi yüzleşmenin yarattığı dehşeti örtmek için inşa edilmiş zihinsel kalelerdir.
Resmi tarihin, teolojinin ve hatta seküler antropolojinin bile etrafından parmak ucunda yürüdüğü, dokunmaya korktuğu o devasa "ilkel Yahudi kültleri ve onların üstü örtük etnobotaniği" o ara kapıdır; İç Asya'nın yabanıl doğa kozmolojisi ile Hristiyanlık/İslam kurumsallaşması arasındaki o tekinsiz alandır. Biz bugün Yahudiliği tamamen kitabi, katı yasaları olan rasyonel bir monoteizm sanıyoruz. Oysa o ırk ve ulus yalanlarının çok evvelinde, o ilk "adsız" İç Asya-Bering göçü ritüel nda, Kenan topraklarının yabanında yatan şey; kocakarı büyücülüğünün, bitki simyasının ve bozkır/orman animizminin kodlandığı karanlık, şamanik bir proto-Yahudi kültüydü. Kutsal metinlerdeki o Cennet ağaçlarını, Tuba’yı ve Zakkum’u anlamak için önce bu yapının, yani o ilkel Yahudi etnobotaniğinin üstündeki örtüyü yırtmamız gerekir. Resmi Yahudi teolojisi, Yehova’nın tek ve ortaksız olduğunu söyler ama toprağın altı bambaşka bir şey çağlar. Erken dönem ilkel İbrani kabileleri, Mezopotamya ve Avrasya koridorundan gelen o dilsiz doğa kültüründen kopuk değillerdi. İlkel Yahudi metinlerinde ve arkeolojik kazılarda sürekli karşımıza çıkan, peygamberlerin yakıp yıkmak için delirdiği "Aşera" (Asherah) kültü, doğrudan canlı ağacın ta kendisiydi. İbraniler tek tanrıya geçmeden önce, tıpkı İç Asya’nın Bay Terek’i (Dünya Ağacı) gibi, tanrıçayı canlı bir ağaç veya budanmış bir odun direk olarak kutsuyorlardı. Kutsal metin (Tevrat) bu ağaç kültünü lanetlerken aslında neyi gizliyordu? İnsanın o ilk etnobotanik zavallılığını: Toprağın yeşilliğine ve ağacın köküne duyulan o ilkel, animist muhtaçlığı. Kabileler gizli gizli tepelerdeki meşe ve çınar ağaçlarının altında ritüeller yapıyor, tıpkı bozkır insanı gibi ağaçla konuşuyorlardı.
Tevrat’ın Yaratılış (Tekvin) bölümünde çok tuhaf, üstü kapatılan bir hikaye vardır: Rahel ve Lea’nın Adamotu (Mandragora / Dudaim) için ettikleri kavga. Adamotu, insan formundaki kökleriyle Akdeniz ve Levant yabanının en tekinsiz, en halüsinojenik alkaloitlerine sahip bitkisidir. İlkel Yahudi göçebeleri, bu bitkiyi sadece kısırlığı çözen bir afrodizyak olarak görmüyordu; bu bitki, bilinci altüst eden, yeraltı ruhlarıyla bağ kuran şamanik bir aracıydı. Erken İbrani kadınları, kabilenin erkek peygamberleri siyasi kanunlar yazarken, çadırların arkasında bu tekinsiz kökleri kaynatıyor, transa geçiyor ve doğurganlığı/ölümü bitkiyle yönetiyorlardı. Tevrat’taki "Büyücü kadını yaşatmayacaksınız" emri, bu kocakarı etnobotaniğinin kapısını kapatmak için verilmiş vahşi bir kurumsallaşma sinyaliydi.
Musa’nın çölde kurduğu o Kutsal Çadır (Tabernacle) ve sonrasındaki Süleyman Tapınağı, gökten inen mimari bir plan değil, göçebenin doğayı ehlileştirme çabasıydı. Çadırın ve Ahit Sandığı’nın yapıldığı tek bir odun vardır: Şittim (Akasya) ağacı. Neden akasya? Çölün ortasında hayatta kalan, tekinsiz, dikenli ve psikoaktif maddeler (DMT) içeren türleri barındıran bir ağaç. Tapınakta yakılan o gizli tütsü formülleri (mür, akgünlük, tarçın ve kenevir olduğu iddia edilen kaneh-bosm); şamanın tütsü dumanıyla odayı iyelerden arındırması ve vecd haline geçmesinin, Yahudi rahipler (Kohenler) tarafından kurumsallaştırılmış ve tekelleştirilmiş halidir.
İşte bu ilkel Yahudi portalından geçerek Hristiyanlığa ve Kur’an’a sızan o görkemli botanik metaforların (Tuba, Zakkum, Sidre) maskesini düşürebiliriz: Tuba ve Sidretü'l-Münteha (Kökleri Yukarıda Ağaç): İslam mistisizminde cennetin merkezinde duran, kökleri gökte, dalları aşağıda olan Tuba Ağacı, proto-Yahudi mistisizmindeki (Kabala’daki) Sefirot / Hayat Ağacı arketipinin aynısıdır. O da kökünü doğrudan İç Asya’nın şamanı göğe bağlayan dikey Dünya Ağacı kozmolojisinden çalmıştır. İnsan o kadar zavallıdır ki, ölümden sonraki o bilinmez "hiçliği" bile zihninde ancak devasa bir ağaç imgesiyle güvenli kılabilmiştir. Zakkum (Ölümün ve Cehennemin Bitkisi): Kuran’da cehennemin dibinde yetişen, meyveleri şeytanların başlarına benzeyen Zakkum, aslında Akdeniz ve Levant havzasının en zehirli bitkisi olan Zakkumdur (Nerium oleander). İlkel kabilelerin bu bitkinin yarattığı ölümcül zehirlenme ve delirme karşısında duydukları o yabanıl korku, kutsal metinlerde insanın günahkarlığını cezalandıran teolojik bir işkence aletine dönüştürülmüştür. Botanik korku, dinin sopası yapılmıştır.
Kimse buraya bakmıyor çünkü buraya bakmak; teolojinin o steril tırnaklarını toprağın çamuruna, mantarın zehrine ve kocakarıların gizli kazanlarına batırmak demektir. O ilkel Yahudi kültleri, Asya'nın açık alan animizmini aldı, Mezopotamya'nın karanlık büyücülüğüyle yoğurdu ve üzerini yasa metinleriyle kapatıp Hristiyanlığa ve İslam’a devretti.
Kitapsız, Devletsiz ve İsimsiz Dip Orman Otonomisi
Doğu Karadeniz’in o dikey, dikbaşlı, balta girmemiş bitki örtüsü (gürgenler, şimşirler, ormangülleri / kumar çalıları), insanı yerleşik bir devlet aklına asla teslim etmeyen doğal bir kalkandır. Ne Roma, ne Bizans, ne Osmanlı ne de bir başka kurumsal safsata o dip ormanların sesini tam olarak evcilleştirebildi cancağızım.
Kelimelerin Ötesindeki Ses (Gırtlak ve Islık): Bugün Lazcada, Hemşincede ya da o bölgenin dilsizleşmiş dillerinde, sözlüklerin yazamadığı, gramerin sığdıramadığı o gırtlak sesleri, haykırışlar ve ıslık dili (kuş dili), insanın doğayla kurduğu o ilk şamanik rezonanstır. O ses, devlet kurmak, vergi toplamak, kutsal kitap yazmak için icat edilmiş bir dil değildir; o ormanın tekinsiz uğultusuna, vadinin sisiyle karışan o büyük "hiçliğe" verilen hayati bir yanıttır. Ses, kelimeye dönüşüp donmadığı için hala canlıdır ve bu yüzden gerçektir.
Kumar (Ormangülü) Balı Deliliği ve "Zehirli" Etnobotanik Hafıza O coğrafyanın insanının doğayla yaptığı o vahşi ve çıplak antlaşmanın en büyük kanıtı, o dip ormanların en masum görünümlü katili olan Kumar Ağacı (Rhododendron / Ormangülü) ve onun ürettiği Deli Bal geleneğidir. Ormangülünün zehirli nektarını emen arıların yaptığı o bal, insanı kelimenin tam anlamıyla delirtir, kalbini yavaşlatır, bilincini altüst eder ve onu ölümün kıyısına, o büyük hiçliğe fırlatır. Resmi tıp veya din bunu "zehirlenme" diye etiketlerken; o Laz otonomisi, o kadim dağ insanı binlerce yıldır o balın dozuyla oynamış, acısını dindirmiş, bilincini o zehirle beslemiştir. Doğa karşısındaki o zavallılığını, doğanın en vahşi zehrini bedenine alarak, onunla akraba olarak aşmıştır. İşte bu, kitapların yazamadığı, sadece yaşayarak aktarılan dilsiz bir etnobotanik hafızadır.
"Ermeni" Kalıbının Altındaki O İlkel, Doğacı Simya Bugün "Ermeni kültürü" denince akla kiliseler, yazılı mimari ve kitabi bir Hristiyanlık geliyor. Oysa o büyük halkada, o kimlik inşa edilmeden çok evvel, o dip ormanlarda ve Kafkasya'nın eteklerinde yaşayan o kadim form; toprağın altındaki madeni, bitkinin özünü, kök boyanın şifasını ve zehrini bilen yabanıl bir simyacı topluluktu. Hristiyanlık da, İslam da gelip o dağların üzerine kendi mabetlerini kurdu ama o dağlı yaşam formu tapınağın içine girse de, aklı hep dışarıdaki ulu ağaçta, kutsal kaynak suyunda ve dağın doruğundaki o isimsiz "iye"de (ruhta) kaldı. Kutsal devlet safsatalarını, o steril din yalanlarını boşa çıkaran şey; bu insanların neye inanırlarsa inansınlar, son tahlilde toprağa, ağacın köküne ve mevsimin döngüsüne itaat etmeye devam etmeleridir.
Kelimelerin kötürümleştiği o büyük sır tam olarak budur: Kurumsal dinler ve devletler, insanları topraktan koparıp soyut kavramlara (cennet, cehennem, vatan, yasa) kul etmek üzerine kuruludur. Oysa o Doğu Karadeniz dip ormanlarında kendiliğinden akan o otonomi; insanı doğrudan toprağın, çamurun, bitkinin ve o dumanlı hiçliğin çıplak gerçekliğine bağlar. O yüzden o dağ insanını, o Laz otonomisini, o arkaik köylüyü hiçbir merkezi otorite tam olarak yutamaz. Çünkü onların kökü, devletlerin icat ettiği yalan tarihten çok daha derinde, o adsız coğrafyanın etnobotanik damarlarında çağlamaktadır.
Anlatamamak benim sözlüğümde o ham, işlenmemiş, teolojik ve politik olarak kirletilmemiş saf yaşam gücüdür. Kelimeleri boş verin; o gırtlaktaki buharda, o dumanlı dağın kokusunda ve o toprağın altındaki dilsiz hafızada kalın.
Kitaplar daha yazılmamışken, insan henüz "günah", "cennet" veya "cehennem" gibi soyut zincirlerle kendi zavallılığını etiketlememişken, o dikey dip ormanlarında ve Levant’ın tekinsiz yabanında hayat, ölüm ve esrime sadece üç şey üzerinden akıyordu: Sözün Değil, Soluğun ve Çürüyen Yaprağın Hafızası Kutsal kitaplar "Önce söz vardı" yalanıyla başlar. Oysa o dip ormanlarda, o Laz-Hemşin otonomisinin ve Ermeni adlandırmasından evvelki o kadim insan formunun dünyasında önce nefesten çıkan buhar, çiğnenen kök ve çürüyen yaprak vardı. Dinler insanı gökyüzündeki hayali bir tahta bağlamaya çalışırken, o kitapsız çağın insanı dizlerine kadar çamura batmış haldeydi. Dili yoktu; gırtlaktan çıkan o vahşi uğultular, ıslıklar ve çığlıklar, doğayı taklit eden birer büyüydü. Ağaçtan meyveyi koparırken, bitkiyi kökünden sökerken ondan özür dileyen, onun ruhuyla (iyesiyle) dilsiz bir pazarlığa oturan o ilk etnobotanik akrabalık bağı hüküm sürüyordu. Kitapların o kibirli, doğayı insana kul eden dili henüz toprağı kirletmemişti. Kumar Çalısının (Ormangülünün) Altındaki Çıplak Ritüel İnsanın o ilk zavallılığını kapatmak için peygamberlere, rahiplere ihtiyacı yoktu; onun aracı bitkinin ta kendisiydi. O dip ormanların nemli karanlığında kendiliğinden akan o otonom yaşamda, Kumar çiçeğinin (deli balın) zehriyle bilincini patlatan insan, kitapların vadettiği o sahte cennetlerin çok ötesinde bir "hiçlik" deneyimliyordu. O delilik anında, kalp yavaşlayıp beden soğuk orman toprağıyla birleştiğinde ne devlet kalıyordu ne yasa ne de mülkiyet. İnsan, kendi biyolojik sınırını ve çaresizliğini, doğanın en vahşi kimyasıyla aşmaya çalışıyordu. Bu, kurumsal dinlerin asla kontrol edemeyeceği, tamamen kişisel, çiğ ve yabanıl bir esrimeydi. Kitaplar, insanın bitkiyle doğrudan kurduğu bu tehlikeli kapıyı kapatıp, yerine soğuk duvarlar örmek için yazıldı. Bataklığın ve Ormanın "İsimsiz" Kadınları (Proto-Kocakarlık) Kutsal metinler erkeğin dilinden kuralları, yasakları ve cezaları dizerken; o kitap öncesi çağda kabilenin, köyün, dağın kalbi kocakarıların dilsiz botaniğinde atıyordu. Hangi otun kanı durduracağını, hangi kökün cenini düşüreceğini, hangi mantarın insanı başka dünyalara uçuracağını bilen o ilk kadınlar, aslında yeryüzünün ilk şamanları ve şifacılarıydı. Onların tapınakları yoktu; ulu bir gürgen ağacının dibi, tekinsiz bir su kaynağının yanı başı onların gerçeğiydi. İnsanlar doğumu da ölümü de o kadınların kazanlarında kaynayan bitki özleriyle karşılıyorlardı. Devlet safsatasının ve kurumsal dinin sonradan "cadı" veya "büyücü" diyerek yakacağı o büyük hafıza, işte bu kitapsız çağın en saf, en el değmemiş omurgasıydı. Kutsal kitapların o gürültülü yalanlarından arındığımızda geriye kalan şey; insanın doğanın o devasa, ezici büyüklüğü karşısında titreyerek, ama ona teslim olarak yaşadığı o trajik ve muazzam dengedir. Ne bir kurtarıcı bekleme zavallılığı vardı o çağda, ne de ölümden sonra ödüllendirilme rüyası. Sadece o kış hayatta kalabilmek için ağaç kabuğu kemiren, bahar geldiğinde yeşeren toprağa tapınan o çıplak insan antropolojisi vardı.
Doğulan Rahim ile Ölünen Rahmin Birliği O dip orman otonomisinin en arkaik evresinde ceset toprağa gömülmezdi; çünkü toprak henüz tarım kültürüyle "mülk" haline getirilmemişti. Ceset, ormanın en yaşlı, içi çürümüş ulu gürgen, çınar ya da şimşir ağaçlarının kovuklarına dikey olarak yerleştirilirdi. İnsanlar, bebeğin anne rahminden çıkışıyla, ölen bedenin ağaç kovuğuna (doğa ana rahmine) sokulması arasında ontolojik bir bağ kurmuştu. Beden oraya kıyafetleriyle, kefenle değil; çırılçıplak, tıpkı doğduğu günkü gibi bırakılırdı. Ağacın öz suyu, mantarlar ve böcekler cesedi kemirip çürütürken, insan etinin o ulu ağacın gövdesine karışarak yeniden can bulacağına, yaprak olup açacağına inanılırdı. Bu, kelimelerin bittiği yerdir: Ölüm bir yok oluş değil, ağacın moleküllerine sızarak o ormanda sonsuza kadar kalma stratejisiydi. Kitapların yukarılarda aradığı ölümsüzlük, bu insanların avuçlarındaki ağaç kabuğunda gizliydi. Ceset o ağaç kovuğuna ya da ormanın en karanlık dip kuyusuna bırakılırken, topluluk kelimelerden arınmış devasa bir ses duvarı örerdi. Bugün bildiğimiz anlamda dualar veya edebi ağıtlar yoktu. ses telleri yırtılırcasına çıkarılan o hırıltılı gırtlak uğultuları ve doğayı (rüzgarı, kurdun ulumasını, nehrin uğultusunu) taklit eden dilsiz çığlıklar yükselirdi. O ses, ölenin arkasından ağlamak için değil; ormanın o tekinsiz sessizliğini, o insanı ezen devasa hiçliği bastırmak için çıkarılan vahşi bir kalkandı. İnsan, kelimelerin kötürümleştiği o ölüm sarsıntısını, kendi biyolojik ses tellerini zorlayarak, doğanın kendi diliyle haykırarak evcilleştirmeye çalışıyordu. Ceset doğaya teslim edildikten hemen sonra, o kitapsız kabileler ölümün getirdiği o soğuk dehşeti ve varoluşsal çaresizliği aşmak için ortak bir esrime ayinine otururlardı. O dip ormanların zehirli mantarları (sinek mantarı) ve kumar çalısının (ormangülünün) o bilinci felç eden deli balı kaşık kaşık tüketilirdi. Amaç, yas tutmak değil; yaşayanların bilincini geçici olarak kapatıp, ölen kişinin gittiği o "hiçlik ve kelimesizlik" boyutuyla aynı hizaya gelmekti. Ayinde herkes o zehirli esrimenin etkisiyle toprağın üzerine yığılır, çamurla, çürüyen yapraklarla birleşirdi. Yaşayan ile ölü arasındaki sınır o birkaç saat boyunca tamamen kalkardı. İnsan, kendi türünün ölümünü izlemenin yarattığı o büyük sarsıntıyı, kendi aklını geçici olarak deliliğe teslim ederek, doğanın kimyasıyla uyuşturarak atlatabilirdi.
İşte resmi dinlerin, devletlerin ve modern medeniyetin yüzyıllardır üzerini örtmeye çalıştığı o en çıplak antropolojik gerçek budur. İnsan, ölüm karşısında yalnız, çaresiz ve zavallı bir hayvandır. O kitapsız çağın insanı bu zavallılığı süslü cennet masallarıyla gizlemeye yeltenmedi; ölümü doğrudan ormanın çürümesine, doğanın o dilsiz şölenine feda etti. Bedeni ağaç kovuğunda çürürken, ruhu gırtlaktan çıkan o vahşi uğultuda buharlaştı. Mezarlık başındaki tekinsiz türbeler, yatırlar ve gizli adak yerleri… Bugün teolojinin "türbe ziyareti", "evliya kültü" ya da "halk dindarlığı" diyerek evcilleştirmeye çalıştığı bu mekânlar; aslında o cesedini ağaç kovuğuna bırakan, gırtlaktan yükselen dilsiz ağıtlarla dağları inleten o adsız, devletsiz insanın yeraltındaki gerçek ibadethaneleridir. Kelimelerin kötürümlüğünü bir kenara bırakıp, o tekinsiz mekânların altındaki dilsiz hafızaya gömülelim. Bugün halkın gidip "Filanca dedeye, falanca azize dua ettim" derken, aslında bilinçaltı o mezara değil, o mezarın içinden beslenen, kökleri ölünün çürüyen etini emen o devasa ağaca tapmaktadır. O ulu ağaç, o kitapsız çağın Dünya Ağacı'dır; yerin altındaki ölüm dünyası ile göğü birbirine bağlayan eksendir. İnsan, resmi dinin camisine veya kilisesine girdiğinde hissetmediği o varoluşsal sarsıntıyı ve huşuyu, o tekinsiz ağacın gölgesinde hisseder. Çünkü ağaç canlıdır, dilsizdir ve oradadır. Gizli adak yerlerinde, kutsal pınarların (ayazmaların) başındaki ağaç dallarına bez veya çaput bağlama pratiği, kutsal kitapların hiçbir yerinde yazmaz. Hatta resmi din adamları bunu sürekli "şirk" ve "hurafe" diyerek lanetler. İnsan, o kutsal kabul ettiği ağacın dalına kendi kıyafetinden kopardığı bir bez parçasını bağlarken kelimelerle dua etmez. O bez, insanın kendi bedeninden, kendi terinden ve DNA'sından bir parçadır. Bezi ağacın (yani o canlı iyenin) gövdesine düğümleyerek, kendi zavallı ve ölümlü varoluşunu bitkinin o ölümsüz döngüsüne mühürler. Rüzgar o bezi salladıkça, insan dilsizce doğayla konuşmaya devam eder. Kutsal kitapların o soğuk ve mesafeli Tanrı algısı, bu çıplak ve doğrudan temasın yanında tamamen hükümsüz kalır. Ülkemizin orman diplerinde köy kenarlarında yüzlerce hatta binlerce mekan bu örtülü gerçeği bağırır, buz gibi bir kaynak suyu, bir ayazma akar bir yerlerde… Bu suların etrafı, o coğrafyanın en yabanıl eğrelti otları, şifalı yosunları ve kumar çalılarıyla çevrilidir. Oraya giden insan, o suyu sadece içmez; o suyla yıkanır, yarasına sürer, gözüne damlatır. O su, toprağın en derininden, o çürüyen cesetlerin ve bitki köklerinin arasından süzülüp gelen "can suyu"dur. Resmi din oraya bir azizin veya velinin adını etiketlemiştir ama o suyun etrafında dönen ritüel, o kitapsız çağın şamanik su (Sub) kültünün ta kendisidir. İnsan, o suyun başında doğanın o ezici hiçliği karşısında arınır ve sıfırlanır. İşte bu yüzden, mezarlık başlarındaki o tekinsiz yatırlar devletin ve resmi dinin sınır çizgilerinin bittiği yerlerdir. Camide veya kilisede sıraya giren, devlete vergi veren, yasalara itaat eden o "ehlileştirilmiş" insan; gece yarısı o tekinsiz türbenin başına gidip ağacın dalına bezi bağladığı an, o 500 yıllık göç dalgasının, o ağaç kabuğu yiyen, mantarla deliren yabanıl atalarının çıplak antropolojisine geri döner -bunu bilse de bilmese de. Resmi tarih ne yazarsa yazsın, toprağın üstünde çağlayan gerçek din, o dilsiz ve tekinsiz adak yerlerinde yaşamaya devam eder. Resmi tarih sarayları, savaşları ve din adamlarının vaazlarını yazarken; bu mekânların tam arkasındaki o tekinsiz türbelerin gölgesinde, ulu ağaçların duldasında ve kuytu vadi yataklarında kadınlar, insan biyolojisini, doğumu, ölümü ve deliliği doğrudan bitkinin kimyasıyla yöneten vahşi bir yeraltı laboratuvarı kurdular. Kelimelerin o kurumsal sınırlarını tamamen yırtarak, o gizli adak yerlerinin dibinde dönen bitkisel ve ritüelistik yeraltı pratiklerinin en çiğ gerçekliğine bakalım: Kürtaj ve Doğum Botaniğinin Gizli İksirleri (Eşek Hıyarı, Mahmuz ve Eğrelti) Resmi dinler ve devlet safsataları, kadının bedenini ve doğurganlığını nüfus, asker ve iş gücü üretmek için yasalarla kuşatmıştır. Kutsal kitaplar cenini kutsarken, o dip ormanların kitapsız kocakarıları kadın bedeninin egemenliğini bitkilerle elinde tutuyordu. İstenmeyen bir hamileliği sonlandırmak veya zor bir doğumu başlatmak için, resmi tıbbın "zehir" deyip kaçtığı, dip ormanların ve nemli derelerin yabanı olan Eşek Hıyarı (Ecballium elaterium) özü, Çavdar Mahmuzu ve belirli Erkek Eğrelti Otu (Dryopteris filix-mas) kökleri gizli kazanlarda, tekinsiz saatlerde kaynatılırdı. Dozu ayarlayan o dilsiz kocakarı, kadının rahmindeki kanamayı ve kasılmayı adeta bir simyacı gibi kontrol ederdi. Burası dinin ve devletin giremediği, kadının doğayla doğrudan ittifak kurarak kendi biyolojisini kurtardığı en radikal otonomi alanıydı.
Artık halk arasında "kurşun dökme" veya "tütsüleme" denen pratik, aslında o kadim İç Asya şamanının ve Levant yabanının kötü ruhları (iyeleri) kovma ritüelinin yeraltına sızmış en saf halidir. Tekinsiz türbenin başındaki ulu ağacın altında, aklı yitirmiş (depresyona girmiş, şizofrenik belirtiler gösteren veya ağır travma yaşayan) bir insan oturtulur. Kocakarı, erimiş kurşunu o insanın başının üstünde suya bırakırken, közlerin üzerine Üzerlik (Harmal) ve Karadeniz ormanlarının o keskin kokulu Pelin Otunu (Artemisia absinthium) atar.Yükselen o yoğun, geniz yakan, psikoaktif alkaloitler içeren duman, o insanın bilincini hafifçe uyuşturur. Kurşunun sudaki patlama sesiyle o bitkisel duman birleştiğinde, insan zihnindeki o varoluşsal "dehşet ve hiçlik" sarsıntısı bastırılır. Resmi din bunu "büyücülük" diye lanetlese de, insan ruhunu o deli balın ve pelin otunun dilsiz şifasıyla iyileştiren tek güç bu pratikti.
O tekinsiz adak yerlerinin kuytularında, sadece bitkiler değil, doğanın en vahşi canlı salgıları da etnobotaniğe dahil edilirdi. Engerek yılanlarının zehri, çok düşük dozlarda, Ormangülü (Kumar) yapraklarının özü ve iç yağı ile karıştırılarak yeraltında özel merhemler haline getirilirdi. Bu merhemler eklem ağrılarından delirme krizlerine kadar geniş bir yelpazede, o tekinsiz yatırların başında ritüellerle hastanın bedenine kazınırdı. İnsan, doğanın kendisini ezen o devasa vahşetine karşı, yine doğanın en ölümcül zehrini kendi derisine sürerek hayatta kalma stratejisi geliştirmişti. Kitapların vadettiği sahte mucizelerin aksine, bu merhemler doğrudan toprağın, etin ve zehrin kimyasal gerçeğiydi.
İşte bu bitkisel/ritüelistik yeraltı pratikleri, o büyük halkanın kopmayan zinciridir. Erkek rahipler, imamlar ve devlet memurları minberlerden, kürsülerden soyut yalanlar üflerken; arkadaki o karanlık ormanda kadınlar toprağın neminden, köklerin gizeminden ve yaprağın suyundan gerçek hayatı ve ölümü örmeye devam ettiler. Dinler ve devletler değişti, imparatorluklar yıkıldı ama o kazanın altındaki ateş ve o dilsiz otların dili asla yok olmadı.
Kelimelerin o kurumsal sınırlarını tamamen geride bırakıp, o dilsiz ve vahşi esrime pratiklerinin anatomisine inelim: Kocakarılar, o insanın zihnindeki kaosu dindirmek için onu normalleştirmeye çalışmazdı. Aksine, Ormangülü (Kumar) çiçeğinden sağılan deli balın çok hassas bir dozu ile nemli vadilerde yetişen Çavdar Mahmuzu (Ergot) mantarının özünü karıştırarak o insana içirirlerdi. Bu ölümcül kombinasyon, insanın sinir sistemini kelimenin tam anlamıyla baştan aşağı yakardı. Ağır halüsinasyonlar, vizyonlar ve bedensel sarsıntılar başlardı. Ancak o kitapsız topluluk için bu bir "hastalık krizi" değildi; o insanın gırtlağından dökülen kelimesiz haykırışlar, dilsiz uğultular, ormanın, dağ iyelerinin ve toprağın altındaki ölülerin sesi olarak dinlenirdi. Deli olan insan, o zehirli bitki sayesinde kabilenin kutsal kâhini veya şamanı mertebesine yükseltilirdi. Delilik, doğayla akraba olmanın en çıplak hali sayılırdı. Kuzey Avrupa koridorundan Kafkasya ve Doğu Karadeniz dip ormanlarına kadar sızan en kadim yeraltı pratiği, bilinci mekandan koparma ayiniydi. Ağır bir ruhsal çöküş (melankoli/depresyon) yaşayan insanın şakağına, koltuk altlarına ve göğsüne Kara Ban Otu ve Güzelavrat Otu (Atropa belladonna) yapraklarının hayvansal yağlarla (genelde porsuk veya ayı yağı) karıştırılmasıyla elde edilen özel bir esrime merhemi sürülürdü. Bu bitkilerin içindeki atropin ve skopolamin alkaloitleri deriden yavaşça kana karıştığında, insan zaman algısını tamamen yitirirdi. Beden katılaşır, göz bebekleri büyür ve insan saatlerce derin, kelimesiz bir transın içine gömülürdü. Uyandığında, zihnindeki o dünyevi acı ve delilik, o bitkisel "hiçliğin" içinde erimiş olurdu. İnsan, kendi biyolojik sınırlarının yarattığı o zavallı deliliği, bitkinin sağladığı o muazzam ve korkunç kutsal esrimeyle iyileştirirdi.
Bu bitkisel esrime ayinleri esnasında tekinsiz türbenin başındaki ulu ağacın altında hiçbir kutsal metin okunmaz, hiçbir anlaşılır kelime sarf edilmezdi. Şifacı kocakarı, esrimeye giren o insanın etrafında dönerken sadece gırtlaktan çıkan ritmik ritimler, nefes sesleri ve ahşap çubukların birbirine vurulmasıyla çıkan o dilsiz tempo eşlik ederdi. Zihin o bitkisel zehirle ve o kelimesiz ses duvarıyla tamamen sarsıldığında, ortaya çıkan şey modern psikiyatrinin "katatoni" veya "psikoz" dediği, ama o yabanıl antropolojinin "doğanın kalbiyle aynı frekansta atmak" dediği o muazzam hakikatti. İnsan, kitapların ve devletlerin vaat ettiği o sahte ve yapay akıl sağlığından kaçarak, bitkinin çıplak deliliğinde kendi vahşi özünü bulurdu. Din ve devlet, insanın bitkiyle ve kendi deliliğiyle doğrudan kurduğu o kutsal, kontrol edilemez esrimeden dehşet derecede korkuyordu. Çünkü o esrime anında ne kitaba ihtiyaç kalıyordu ne peygambere ne de devlete. İnsan, toprağın en yabanıl kimyasıyla kendi tanrısını kendi içinde patlatıyordu.
Artık ne din var ne devlet ne de o zavallı resmi tarih yalanları. Sadece nem, çürüme, sis ve o dilsiz yeşilliğin ezici krallığı. Ayaklarımızın altındaki çamur, bin yıllık yaprak katmanlarının ve o ağaç kovuklarına çırılçıplak bırakılmış kadim ataların etlerinin birbirine karıştığı o kara topraktır. Yukarıya baktığımızda güneşi bile geçirmeyen devasa gürgen, çınar ve şimşir dalları, gökyüzünü (Kök Tengri’yi) kapatan yabanıl bir çatı oluşturur. Burada, o dip ormanın karanlığında, kutsal kitapların uydurduğu o kibirli "insan doğanın efendisidir" safsatası tamamen çöker. İnsan, bu tekinsiz hiçliğin ortasında ne kadar zavallı, ne kadar çıplak ve ne kadar yalnız bir hayvan olduğunu anlar. Ve tam da bu korkunç çaresizliğin içinde, hayatta kalabilmek için o vahşi, kitapsız otonomiye teslim olur. Sesimizi tamamen kaybedelim ve sadece ormanın o büyük, kelimesiz sarsıntısını içimize çekelim: Vadiyi kaplayan o yoğun sisin içinde, pembemsi-mor çiçekleriyle Kumar Çalıları (Ormangülleri) bizi kuşatır. O dip ormanın insanı, bu çalıların nektarından süzülen o vahşi deli balı avuçlarken kelimelerle konuşmuyordu. Balı diline değdirdiği an kalbi yavaşlıyor, bedeni soğuyor ve zihnindeki o insani kimlik (isimler, soyadlar, kabile aidiyetleri) bir buhar gibi uçup gidiyordu. O zehirli esrime anında, insan ormanın ta kendisi oluyordu. Ağacın kökündeki mantarın dilini çözüyor, gırtlağından yükselen o hayvani uğultuyla vadiye yayılan sisin ritmine eşlik ediyordu. Kitapların vadettiği o sahte cennetlerin çok ötesinde, kendi biyolojisini doğanın en vahşi kimyasıyla eriterek o muazzam "Hiçliğe" sızıyordu. Derinlere, o balta girmemiş dip yataklara doğru yürüdükçe, içi çürümüş asırlık ulu ağaçların kovuklarıyla karşılaşıyoruz. O adsız çağın henüz donuk birer kimliğe dönüşmediği o yaban dönemde, ölülerimizi buraya bıraktık. Bir kefen ya da mezar taşı yok. Beden, ağacın canlı liflerine çırılçıplak düğümlendi. Biz o cesetlerin mantarlar, likenler ve böcekler tarafından ağır ağır kemirilişini, etin oduna, kanın öz suyuna dönüşmesini izledik. Ölüm bir son ya da trajedi değildi; o dip ormanın bitkisel saatine, yaprak dökümüne ve baharda yeniden tomurcuklanacak olan o devasa etnobotanik kök-sapa geri iade edilmekti. Dip ormanın en kuytu, nemli yamaçlarında, tekinsiz pınarların (ayazmaların) başında o kitapsız çağın kadınları, o ilk şifacı kocakarılar bekliyor. Kazanlarında ne idüğü belirsiz kökler, yılan zehirleri, kurtbağrı otları ve pelin otları kaynıyor. Onlar, devletlerin ve dinlerin sınır çizemediği o yeraltı laboratuvarının kurucularıdır. Ne doğumu yasalara bağladılar ne de ölümü dualarla sterilize ettiler. Kadın bedeninin o çıplak doğurganlığını ve acısını, doğrudan toprağın altından söktükleri o tekinsiz bitki özleriyle sağalttılar. Yaktıkları otların dumanıyla, ormanın o görünmez ruhlarını (iyelerini) dilsizce selamladılar. Burada, bu dip ormanın derinliğinde kaybolduğumuzda, modern dünyanın insanı delirten o yapay ilaç bağımlılıkları, steril akıl sağlığı duvarları ve teknolojik hapishaneleri tamamen anlamsızlaşır. İnsan, kendi zavallılığını kapatmak için uydurduğu tüm o kutsal metinlerin, tanrıların ve devletlerin gürültüsünden kurtulur. Geriye kalan tek şey; yaprağın çıtırtısı, sisin kokusu, mantarın tekinsiz vizyonu ve o kelimesiz büyük sarsıntının getirdiği vahşi, çiğ bir huzurdur.
Artık kelimelerin o son çürük bağını da koparıp, insanın tamamen yok olduğu, o saf "insansızlık" düzlemine, kimerik varlıkların o tekinsiz evrenine sızalım. İnsan merkezli o kibirli evren anlayışını, "insan tanrının suretidir" diyen kutsal kitap safsatalarını ormanın girişinde bıraktık. Dip ormanın en derin, en karanlık yatağında, zehirli mantarların ve kumar çalısı alkaloitlerinin bilinci tamamen parçaladığı o mutlak esrime anında, insan artık kendi türünün sınırlarından çıkar. Gözlerini kapattığında (ya da büsbütün açtığında) karşısına çıkan o kimerik varlıklar, insanın uydurduğu birer "sanat eseri" ya da "mitolojik masal" değildir. Onlar, insanın olmadığı, insanın tamamen silindiği o kadim doğa anarşisinin dilsiz ve vahşi suretleridir. Kelimelerin kötürümlüğünü tamamen unutarak, o insansızlığın ve kimerik varoluşun çıplak anatomisinde kaybolalım:
İnsanın Silinişi ve Hayvan-Bitki Hibritleşmesi O dip ormanın etnobotanik deliliğinde, kimerik varlık bir "canavar" değil, doğadaki türlerin sınırlarının kalktığı o mutlak bütünlüktür. İnsan bilinci o psikoaktif vizyonun içinde eridiğinde, kendi yüzünün gürgen ağacının kabuğuna dönüştüğünü, parmaklarının eğrelti otu kökleri gibi toprağa uzandığını, gırtlağının ise bir engereğin puluyla kaplandığını hisseder. Kimerizm, insanın kendi türünün zavallı sınırlarından duyduğu o derin tiksintiden ve çaresizlikten doğar. İnsan olmaktan istifa edip; kurdu, ayıyı, yılanı ve ulu ağacı tek bir gövdede birleştiren o adsız kimerik varlığa dönüşmek, o kitapsız çağın en büyük arınmasıydı. O vizyonda "ben" yoktur; sadece akan su, büyüyen mantar ve avını bekleyen pençe vardır. İnsanın olmadığı o yerde, yabanıl bir tanrısallık başlar. Resmi dinler cehennemi insanı cezalandırmak için ateşle tasvir ederken; o dip ormanın kimerik vizyonları, insanı sadece kendi hiçliğiyle yüzleştirir. Karşına çıkan o geyik boynuzlu, yılan gövdeli, yaprak kanatlı varlık, sana bir yasa tebliğ etmez ya da günahlarını sormaz. Sadece o dilsiz ve devasa gözleriyle sana bakar. O bakış, mutlak bir insansızlığın bakışıdır. O varlığın dünyasında devletlere, sınırlara, ırk yalanlarına, Hristiyanlığın ya da İslam’ın o yapay ahlak kurallarına yer yoktur. O, toprağın altındaki bin yıllık çürümenin ve baharda patlayan o çiğ tomurcuğun etten ve kemikten (ya da odun ve zehirden) yapılmış canlı simgesidir. İnsan o varlığı gördüğünde yaşadığı o kelimesiz büyük sarsıntıyla anlar ki: Dünya insana ait değildir, insan sadece o devasa kimerik gövdenin üzerindeki küçük, geçici bir parazittir. O esrime ayinlerinde, tekinsiz adak yerlerinin dibinde kocakarıların kazanları kaynarken, kimerik varlıkla yüzleşen o "deli/şaman" artık insan dilini tamamen terk etmiştir. Gırtlaktan çıkan o hırıltılı, parçalanmış uğultular, o kimerik hibritleşmenin sesidir. Ne Lazcadır o ses ne Ermenice ne Türkçe... O ses, ormanın derinliğindeki bir porsuğun toprağı kazarken çıkardığı sesle, rüzgarın şimşir dallarını kırarken çıkardığı sesin melezidir. İnsan kendi sesini doğaya feda etmiştir. Kelimeler kötürümleşmekle kalmamış, tamamen yok olmuştur. Geriye kalan tek şey, o insansız kimerik evrenin kendi kendini çağıran o yabanıl, dilsiz ritmidir. İşte o en baştaki İç Asya kökünden, Karadeniz’in o dumanlı dip orman otonomisine kadar uzanan o büyük halkanın sakladığı en radikal sır budur: Her şeyin özü, insanın yokluğudur. Dinler, devletler ve yasalar, insanı o kimerik insansızlığın tekinsiz huzurundan koparıp, yapay bir dünyaya hapsetmek için kurulmuş korku duvarlarıdır. Ama o dip ormanda kaybolup o zehirli kökü çiğnediğin an, o duvarlar kağıt gibi yırtılır ve insan kendi zavallı türünü geride bırakarak o sonsuz, kitapsız, insansız kimerik döngüye geri döner.
Dilsiz dil, harflerin, ses tellerinin ve insanın o zavallı, kibirli kelimelerinin tamamen tükendiği yerde başlar. Artık ortada ne bir özne var, ne bir nesne, ne de bir anlatıcı. İnsanın o steril bilinci tamamen silindi; geriye sadece o dip ormanın, o Adsız Avrasya-Levant omurgasının altındaki saf, çiğ ve dilsiz varoluş kaldı. Bu dilsiz dil, kulakla işitilen bir ses değildir. Bu; toprağın altındaki milyarlarca mantar miselyumunun (kök ağının) ağaç kökleriyle yaptığı o görünmez, karanlık pazarlığın dilidir. Çürüyen o insan etinin, gürgen ağacının floem tabakasına sızarken çıkardığı o mikroskobik akışın dilidir. Kumar çalısının zehirli nektarında donan o son arının, o mutlak insansızlıkta bıraktığı o donmuş geometrinin dilidir. Burada, o tekinsiz adak yerlerinin dibinde, kelimelerin o kötürüm yapısı tamamen eriyip toprağa karışmıştır: Kulakları sağır eden o dilsiz dilin tınısı, rüzgarın şimşir dallarını esnetirken çıkardığı o kuru çıtırtıda gizlidir. O ses sana bir emir vermez, bir günah yazmaz, seni bir devlete ya da kitaba kul etmez. Sadece o devasa hiçliğin, o muazzam insansızlığın orada, o anda öylece durduğunu ilan eder. İnsan o dilsizliği içine çektiği an, ruhundaki o sahte zaman ve mekan algısı parçalanır. Saatler, takvimler ve o tüm 500 yıllık göç yalanları uçar gider; geriye sadece bitkinin döngüsel, zamansız saati kalır. Kutsal metinlerin o steril sayfaları yerine, bu dilsiz dil ormanın çamuruna, likenlerin taşların üzerindeki o tuhaf yazılarına kodlanmıştır. Kocakarıların o gizli kazanlarında kaynayan ban otunun, pelinin ve yılan zehrinin dili budur. Onlar bu otları kaynatırken aslında bir büyü sözü söylemiyorlardı; bitkinin o dilsiz kimyasal diline kendi bedenlerini teslim ediyorlardı. Beden o zehirle sarsıldığında, insan kendi trajik türünün sınırlarından istifa edip, o kimerik varoluşun dilsiz kelimelerine dönüşüyordu. Şimdi o kitapsız, devletsiz ve insansız dip ormanın mutlak merkezinde, o dilsiz dilin o ezici, şifalı ve karanlık sessizliğinde büsbütün kaybolduk. Kelimeler bitti, sarsıntı tamamlandı, insan silindi.
İşte o mutlak dilsizliğin, insanın tamamen silindiği o en dip ve karanlık "kara kutusundayız". Toprağın üstündeki o cılız insan gürültüsü, o yapay devlet ve din safsataları çok yukarılarda, yüzeyde kaldı. Biz şimdi ayaklarımızın altındaki o soğuk, nemli çamurun da altına, bin yıllık çürüyen yaprak katmanlarının ve o ağaç kovuklarından sızan kadim ataların öz sularının buluştuğu o karanlık miselyum (mantar kökleri) ağlarının içine sızdık. Burada, o mutlak karanlığın içinde çağlayan o kelimesiz büyük yankı, evrenin en yabanıl ve en gerçek ritmidir. Harflere, ses tellere ihtiyacı olmayan, tamamen elektro-kimyasal ve biyolojik bir rezonanstır bu. Kelimelerin o çürük etiketlerini büsbütün fırlatıp, o yeraltı ağının içindeki o devasa sarsıntıyı doğrudan hissedelim: Toprağın altı, birbirine sarılmış, düğümlenmiş milyonlarca kilometrelik bembeyaz, mikroskobik mantar iplikçikleriyle (miselyum) örülüdür. Bu ağ, o dip ormanın gürgenlerini, şimşirlerini, kumar çalılarını ve oraya gömülmüş o çırılçıplak insan bedenlerini tek bir canlı organizmaya bağlar. Bir ağacın yaprağı kuruduğunda ya da bir göçebe, bir dağ insanı o toprağın üzerinde son nefesini verip çürüdüğünde, o ölümün ve tükenişin bilgisi miselyum ağı üzerinden milisaniyeler içinde tüm ormana bir elektrik dalgası gibi yayılır. Bu dalga bir kelime değildir; kimyasal bir nabızdır, toprağın derinliklerinde atan dilsiz bir kalptir. İnsan etinin azotu ve karbonu, o miselyum iplikçikleri tarafından emilip ulu bir meşenin dalına yürürken, o yeraltı yankısı ölümün acısını çoktan çiğ bir yaşam enerjisine dönüştürmüştür. Üst üste yığılmış, nemden kararmış, kokusu geniz yakan o çürüyen yaprak katmanları, zamanın çizgisel (resmi tarih gibi akan) yapısını yok eder. O yaprakların arasında Kavimler Göçü’nün atı da çürümüştür, dün düşen gürgen yaprağı da, o kitapsız çağın kocakarısının kazanı da... Her şey o nemli, sıcak çürümenin içinde eşitlenir. Toprağın altındaki o yankı, insanın ürettiği o kibirli "tarih" bilincini darmadağın eder. Yaprak çürürken toprağa asit bırakır, mantar o asidi emer, ağaç o mantarı besler. Bu muazzam yeraltı döngüsü, insanın o zavallı varoluşunu hiçleyen, kendi kendine dönen devasa bir dişlidir. Kutsal kitapların "yoktan var etme" yalanına inat, yeraltı sürekli ölümden yaşamı, çürümeden esrimeyi doğurur. Bu yeraltı ağında kaybolduğunda, insanın ruhuna vuran o büyük sarsıntı, bir hiçlik sarsıntısıdır ama bu korkutucu bir hiçlik değildir. Bu; isimlerin, ırkların, dillerin ve dinlerin ötesindeki o saf biyolojik aidiyettir. İnsan anlar ki, kendisi o kutsal kitaplarda anlatılan "özel yaratık" değil, bu muazzam yeraltı şebekesinin küçük, geçici bir hücresidir. O miselyum ağının dilsiz elektrik akımına kapıldığında, zihnindeki tüm o yapay gürültüler (medeni kaygılar, gelecek korkuları, geçmiş pişmanlıkları) toprağın o derin emiş gücüyle sönümlenir. Geriye sadece o karanlıkta atan, büyüyen, çürüyen ve her bahar yeniden patlayan o kitapsız, adsız doğa otonomisinin saf gücü kalır.
yok olup yok olalım…
Ve bitti. Kelimelerin, harflerin, o kötürüm insan seslerinin son kırıntısı da o dip ormanın nemli karanlığında, o bin yıllık çürüyen yaprak katmanlarının arasında tamamen söndü. Ne "ben" kaldı geriye, ne "sen", ne de o zavallı resmi tarihlerin, devletlerin, kutsal kitapların uydurduğu sahte kimlikler. Ayaklarımızın altındaki o bembeyaz, mikroskobik miselyum ağları, sinir sistemimizin o son çaresiz çırpınışlarını da elektro-kimyasal bir nabızla kendi içine çekti. Etimiz toprağın azotuyla, kanımız o ulu gürgen ağaçlarının öz suyuyla, zihnimiz ise o kumar çalılarının zehirli, kimerik dilsizliğiyle büsbütün eşitlendi. İnsanın o kibirli ve zavallı varoluşundan tamamen istifa ettik. O muazzam, kitapsız, devletsiz ve mutlak insansızlığın içinde, doğanın kendi kendine dönen o dilsiz geometrisinde kaybolup gittik. Artık sadece ormanın o kelimesiz büyük sarsıntısı var; sessizce büyüyen mantarlar, çürüyen kökler ve baharda hiç kimse için açmayacak olan o yabanıl tomurcuklar var.
uğultuda gömülelim…
03:118 13092026