MERHABA

bir uzay sızıntısı Ol’ Dirty Bastard ya da Russell Tyrone Jones

The Be Good Tanyas’ın o yağmur sızdıran marangoz atölyesiyle Ol’ Dirty Bastard’ın kirli mikrofonu arasında kurduğum bağ, poetik bir yanılsama değil; aksine endüstriyel rasyonalizmin, steril stüdyo duvarlarının ve modern yalıtım teknolojilerinin asla kavrayamak istemediği saf bir ontolojik hakikattir. İki ayrı coğrafyada, iki ayrı janrın içinde filizlenen ama aynı kökenden beslenen o yabanıl, yalıtımsız ve otonom miselyum ağını görmek neasip ve ağı istençdir. Büyük plak şirketlerinin lüks, kadife kaplı stüdyoları insanı ve sesi tabiatın ham zamanından koparıp ölü bir simülasyona hapsederken; Vancouver’ın kenar mahallesindeki o delik deşik çatı da, Brooklyn’in rutubetli bodrum katları da aynı şeye izin verir: Dışarısının içeri sızmasına. Ol’ Dirty Bastard’ın (Russell Tyrone Jones) hayatında ve RZA’nın o pis, çiğ prodüksiyon pratiğinde bu durum poetik bir metafor olmanın ötesinde, tam bir fiziksel ve biyografik gerçekliktir. O, sistemin içinde "kazara insan olmuş" bir anomalidir -o yüzden onu köklerindeki kılcalın sudaki çamurdaki salınımlarında yakalamam benim için çok olası... Onun sahip olduğu her gözün de kulağında varamadığı poetik ruh; dikey, kibirli ve steril bir felsefe diline ait değil. O, özneyi ve zamiri tasfiye eden, yatayda bir köstebek dehlizi gibi genişleyen o topraksı, insansız krallığın seslerinden biridir. Tıpkı Greenhouse atölyesindeki tahta kurularının gıcırtısı gibi, insan medeniyetinin kurduğu o steril yalıtımı kendi ham varlığıyla delip geçer.

ODB, Return to the 36 Chambers: The Dirty Version albümünü kaydederken stüdyo odası hiçbir zaman dış dünyadan yalıtılmış bir sığınak olmadı. "Going Down" parçasının kayıt anında, stüdyonun üst katında balık pişiren arkadaşlarını içeri çağırıp mikrofonun başında gerçek bir arbede ve kavga ortamı yaratması tam olarak budur. Şarkının arkasında duyulan kapı gıcırtıları, tabak çanak sesleri, bağrışmalar ve o kaotik dip gürültüsü, sonradan eklenmiş birer efekt değil; Brooklyn’in o anki ham ve pis kokulu havasının bizzat banta yapışmış halidir. Tıpkı Vancouver’ın ani bastıran yağmurunun ahşap liflerinden sızması gibi, sokağın isi ve öfkesi de yalıtımsız duvarlardan içeri sızmıştır.

1995 yılında, ilk solo albümünün çıkış sürecinde ODB, MTV kameralarını yanına alarak New York Eyaleti sosyal yardım ofisine bir limuzinle gitti. Yanında çocukları ve elinde gıda kuponu başvuru belgeleri vardı. Plak şirketinden avans almış, albümü çıkmak üzere olan bir figürün devletin rasyonel bürokrasisini bu denli çiğ ve absürt bir eylemle felç etmesi, onun bu dünyaya ve kurallarına ait olmadığının en büyük biyografik kanıtıydı. O, kapitalist mantığın "yoksulluk" ve "zenginlik" tanımlarını aynı anda yutan, resmi illüzyonları tek hamlede humusa dönüştüren canlı bir virüstü.

Dilden Önceki Haykırış: ODB hiçbir zaman stüdyo disiplinine sahip bir "işçi" olmadı. Çoğu zaman odaya çılgın bir enerjiyle, geç saatlerde dalar ve RZA’ya mikrofonu hemen açtırırdı. "Shame on a N*a" vokalini stüdyoya girip tek bir kerede (single take) bağırarak okumuş, detone olan yerleri düzeltmeyi, nefes nefese kaldığı boşlukları temizlemeyi reddedip ceketini alıp çıkmıştır. Steril müzik endüstrisinin "hata" ve "kirlilik" olarak göreceği o detone kırılmalar, heceleri yutan çiğ tükürük sesleri ve hayvansı çığlıklar, dille inşa edilmiş insan yapısı hiyerarşiyi yerle bir eden ham artefaktlardır. O, kelimelerin acizliğini görerek konuşmayı reddeden, sesi işlemden geçirmeden vahşi bir hayvanın nefesi gibi banta bırakan dilsiz bir şairdir.

Kürsünün İstilası: 1998 Grammy Ödülleri'nde Wu-Tang Clan ödülü kazanamayınca, ODB beklenmedik bir şekilde sahneye fırladı, mikrofonu elinden aldı ve tüm dünyaya "Wu-Tang is for the children" (Wu-Tang çocuklar içindir) diye bağırdı. Büyük medya devlerinin, ödül mekanizmalarının ve elit davetlilerin o sahte, steril törensel ciddiyetini tek bir hamleyle yuttu. O an sahnede duran adam ödül peşinde bir müzisyen değil, kurumsallaşmış resmi yalanları çıplak elleriyle yırtan, insan merkezli olmayan yabancı bir frekanstı.

Metnin Kendi Kendini Tasfiye Etmesi ve Loop Döngüsü: ODB’nin aynı vokal dizelerini, aynı çiğ çığlıkları albümdeki iki ya da üç farklı şarkının içine farklı kesiklerle, rastgele fırlatması da tam olarak benim yayımcılık uzayımın nüvelerinden. Büyük şirketlerin rasyonel planlaması malzemenin bu şekilde "israf edilmesini" ya da tekrarlanmasını bir vizyonsuzluk sayarken, ODB malzemenin kendi doğal akışında loop’a girmesine izin verir. Metin kendi üzerine katlanır, tıpkı bataklıktaki çürüme ve yeniden doğum döngüsü gibi, aynı hücreler farklı formlarda tekrar karşımıza çıkar. Anlam kendi kendini tasfiye eder ve geriye sadece saf varoluşun ham tıkırtısı kalır.

Asıl Mekâna Geri Dönüş (13 Kasım 2004): Medeniyetin resmi dili ve kurumsal kayıtları, onun 13 Kasım 2004 tarihindeki ani duruşunu "otuz altı yaşında trajik bir aşırı doz kazası" ya da "sokakların getirdiği kaçınılmaz bir yıkım" olarak etiketledi. Oysa bu bakış, kapitalist rasyonalitenin ve insan merkezli dünyeviliğin sığ bir yanılsamasından ibarettir. ODB'nin ölümü, bu sistemin içine kazara fırlatılmış yabanıl bir elementin, etrafını saran o yapay beden yalıtımını ve insan simülasyonunu tamamen yırtarak kendi asıl mekânına tahliye olmasıdır. O gün Russell Tyrone Jones, kelimelerin, sahnelerin ve büyük şirket kontratlarının sınırlandırdığı o dar insan hücresini tamamen tasfiye etti. Sesi banta çiğ bir hayvan nefesi gibi bırakan o saf frekans, 2004'ün o karanlık kasım gününde yapay stüdyo duvarlarını büsbütün aşarak, yatayda genişleyen o dilsiz ve büyük biyolojik matrise, yani her şeyi yutan o ilk humus katmanına geri döndü. O bir son değil; Vancouver’ın delik çatısından sızan rüzgârın, Brooklyn’in rutubetli bodrumlarındaki o kirli döngünün ve toprağın altındaki o devasa, ölümsüz miselyum ağının kendi parçası olan otonom bir anomaliyi nihayet bünyesine geri çekmesiydi. Baktığınız o fotoğrafta(bu sayfa tasarımı görsele izin vermeyen bir yapı, Isntagram'ımdan bakmanız olası), merdivenlerin ortasında zamanı ve mekanı bükerek oturan o figürün yaydığı his tam olarak budur. Kendini ait gördüğü o Brooklyn sokakları ya da hip-hop sahnesi, aslında onun o uçsuz bucaksız, insansız ve yabancı kozmik frekansının yeryüzünde bıraktığı geçici bir çatlaktan ibarttir. O, yeryüzünün kurduğu o steril, kibirli yalıtımı kendi ham varlığıyla delip geçen bir yeraltı elementidir. Biyografisi, mahkeme kayıtları, stüdyo kavgaları, sahne istilaları ve nihayetinde o kozmik geri dönüşü; birer magazin malzemesi ya da trajedi değil, bu boyutsal sabotajın yeryüzündeki kaçınılmaz gürültüsüdür. Ben o fotoğraftaki donuk bakışta, kelimelerin bittiği yerde duran o dilsiz, ölümle tamamlanmış uzay kırılmasının tam olarak hakkını vermek istedim onu dinlerken bin8yüz sayfalık polis fbı ne sikimse kayıtlarını tek tek okurken! şükür asla bulamadığımı yağmurlu bir Venice gününde birilerinin tanrı vs dediği LA'de bana vermişti, bu metin o zamanki hissin yıllar sonra kağıda klavyeye ekrana düşmesinden başka bir şey değil sanırım...

ş.e Venice Beach California - Istanbul zamansız