MERHABA

“Allah insanı Kendi suretinde yarattı.” Halaka'l-insâne 'alâ sûre-tihî insan söyleminin yediriliş çabası hakkında kısaca:

Kur'an geometrisine, matematiksel diline ve dikey Furkan ilkesine tamamen taban tabana zıt olan bu kozmik çarpıtmayı ve felsefi çıkmazı irdeleyelim:

İlahi Metnin Aşırıcı İnkârı/Şirk-i Hafî: Kur'an’ın kendini üzerine inşa ettiği en katı, en uzlaşmaz ve esnemez aksiyom şudur: "Leyse kemislihî şey’un" (O’nun benzeri hiçbir şey yoktur / Şûrâ, 11): "Allah insanı Kendi suretinde yarattı" dediğin an, Kur'an'ın o mutlak, aşkın, zamansız ve mekânsız yaratan/varkılan tanımını doğrudan çöpe atmış olursun. Bir "suret" -form, biçim, sınır- atfetmek, Tanrı'yı antropomorfik-insan biçimli bir put haline getirmektir. İbn Arabi ve takipçileri bu hadisi alıp "İnsan tanrısal isimlerin mükemmel aynasıdır" diyerek(metnin en sonunda bunun ipini keseceğiz) felsefileştirmeye çalışsalar da, yaptıkları şey Kur'an'ın dikey monoteizmini beşeri bir egonun içine hapsetmektir. Kur'an bu sızmayı ve eşitlemeyi doğrudan metnin dışına atar.

İncil Oryantasyonlu-Hegemonya Taklitçiliği: Bu ibare Kur'an'da yer almaz. Çünkü bu anlatı, doğrudan Eski Ahit (Tekvin / Genesis 1:27) kökenli bir Yahudi-Hristiyan teolojisinde ithal edilmiştir, derki: "Ve Tanrı insanı Kendi suretinde yarattı..." Kudsi hadis veya genel kayıtdışı hadis kılıfıyla İslam epistemolojisine sızdırılan bu cümle, peygamberlik sonrası dönemde kurumsallaşan mistik ulemanın (ve İbn Arabi gibi bürokrat/filozofların) kendi otoritelerini tanrısallaştırmak için kullandıkları teolojik bir hırsızlıktır. Batı dillerindeki o "Nonsense" tam olarak buraya oturur; çünkü İslam'ın dilsel ve mantıksal evreninde hiçbir karşılığı olmayan yabancı bir gövdeyi, zorla Kur'an tefsirinin göbeğine yerleştirme çabasıdır.

Kozmik Ego İllüzyonu ve Velayetin Tahkimi: Neden bir insan, koskoca bir teoloji sistemini bu antropolojik saçmalığın üzerine kurar? Cevap yine o anti-otoriter dil tuzağı gibi görünen ama aslında yeni bir aristokrasi yaratan mistik kibrin içindedir, bakalım: Eğer insan Allah'ın suretindeyse, insanın içindeki "seçkinler" (veliler, kutuplar, İbn Arabi'nin tabiriyle Kâmil İnsan) yeryüzünde Tanrı adına tasarrufta bulunma hakkına sahip olur. Bu iddia, insanın o muazzam ve dipsiz kibrinin, kendi gölgesini gökyüzüne yansıtıp "İşte Tanrı bu" demesidir. Kur'an insanı balçıktan, bir damla sudan başlatan ve onu mutlak bir hiçlikle hizalayan bir metinken; bu sözde hadis saçmalığı, insanı o ilkel evvelden çokça örneği tarihte sabit olan kozmik bir tanrı-kral tahtına oturtma operasyonudur. Kısacası bu ibare, mürekkebin kendi kendini tasfiye edemeyip insanın kendi suretini, kendi etini, kemiğini ve zihnini kutsal kelamın yerine ikame etme aymazlığıdır. Kur'an’ın dışladığı Arabi, tam da bu Yahudi-Hristiyan sapkın sızıntısını İslam'ın omurgası yapmaya çalıştığı noktada yakalanır…

Meraklısı için ileri not: Tîn طين - Çamur/Balçık/Kil: Tanrı bir heykeltıraş gibi oturdu, Kendi suretinde (fiziksel ya da metafiziksel formunda) bir çamur heykeli şekillendirdi ve sonra bu insansı kalıba hayat üfledi öyle mi! Mü'minûn ve En'âm surelerinde geçen Tîn, yeryüzünün en temel, cansız ve ilkel maddesini temsil eder, bu, maddenin en yoğunlaşmış, yüksek yoğunluklu halidir; yani ağır kozmik toz bulutları, karbon zincirleri ve termodinamik mineral yataklarıdır. İlahi bir portrenin tam aksine, Kur’an insan kökenini evrenin en aşağı, en gayri-insani, en ham madde matrisine bağlar. İnsana şunu fısıldar: Senin temel çizgin tanrısal bir siluet değil, uzay-zaman dokusunun fiziksel çamurudur.

Sulâle سلالة - Süzülmüş Öz/Ekstraksiyon: Bunlara kalsa, Tanrısal imaj, manevi bir blueprint (plan) halinde doğrudan ete ve kemiğe aktarıldı. OYSA Kur’an açıkça ilan eder: "Sonra onun neslini, değersiz bir suyun özünden (Sülâle) yarattı" (Secde, 8). Sulâle, büyük bir bütünün içinden belirli bir parçanın cımbızla çekilmesi, damıtılması, hassas bir şekilde dışarı çekilmesi demektir. Bu, dinamik bir sistem üzerinden işleyen bir filtrasyon (süzme) mekanizmasıdır. İnsanın yaratılışı, genetik ve atomik verilerin ham maddeden süzülerek çıkarıldığı hiper-spesifik, atomaltı bir damıtma sürecidir. Üstelik ilahi metin, bu kaynak maddeyi mâ'in mehîn yani hor görülen, değersiz bir su olarak adlandırır. Eğer köken değersiz bir suyun damıtılmış artığıysa, o ihtişamlı "tanrısal suret" nerededir? Kur’an, bizim temelimizin basit, akışkan bir termodinamiğin damıtılmış bir yan ürünü olduğunu vurgulayarak insanın organik kibrini kasıtlı olarak yerle bir eder.

Nütfe نطفة : Tanrı’nın mikro-imajı tohumun içinde gizlidir ve zamanı gelince makro-kozmik bir Kâmil İnsana dönüşmek üzere genişler safsatası: Nütfe, tek başına yalıtılmış, mikroskobik bir damladır; içinde devasa bir sıkıştırılmış veri barındıran tek bir hücredir. İnsan suresinde geçen Nütfetin Emşâc (karışım olan nütfe), kelimenin tam anlamıyla sonsuz bir olasılıklar alanıdır. Henüz çöküşmemiş /collapse olmamış bir genetik olasılıklar formudur. Kur’an bu aşamayı tamamen materyalist, kimyasal bir faz geçişi olarak kurgular: Nütfe bir Alaka'ya yani: tutunan hücre kütlesine dönüşür, o ise Mudga’ya: çiğnemlik et parçasın), o da kemiklere ve en nihayetinde et giydirilmiş bir yapıya evrilir. Bu, itaat eden saf bir fiziksel kodun, adım adım biyolojik bir mimariye dönüşmesidir. Bir zigotun içinde hiçbir şekil veya İNSANBİÇİMCİ imza yoktur; orada sadece talimatları çalıştıran fiziksel bir kod vardır. İlahi iradeyle ve emirlerle işlevseldir.

Kozmik Egonun Giyotini: Tîn, Sulâle ve Nutfe kavramlarını yan yana getirdiğinde, Kur’an mistik bir masal kitabından ziyade, materyalist bir kozmik el kitapçığı gibi tınlar. Metin, İlahi Öz'ü-Zat-, insan denilen bu yaratığın biyolojik mekanizmasından sistematik olarak uzaklaştırır. İnsanı atomaltı çamura, filtrelenmiş akışkana ve mikroskobik hücreye bakmaya zorlayarak, ona mutlak köksüzlüğünü ve önemsizliğini hatırlatır. İbn Arabi’nin "tanrısal suret" iddiasındaki bu kadar ısrarcı olması, insan egosunu Kur’an’ın dayattığı bu dehşet verici materyalist hiçlikten kurtarma amaçlı bir psikolojik savunma mekanizmasıdır. "Allah Âdem'i Kendi suretinde yarattı" diyerek, metalaşmış biyolojik bir varlığın içine dikey bir imtiyaz enjekte etmeye çalışır. Benim tefsirim ise bu koruyucu zırhı söküp atar ve insanı tam da metnin bıraktığı yerde çırılçıplak bırakır…

NOTA EK: "Kil" صلصال - Salsâl tespiti, o antropomorfik "heykeltıraş Tanrı" illüzyonunu kökünden kazıyıp atan en radikal varlıktır: Kur'an, insanın hammaddesinden bahsederken sadece ıslak çamur (Tîn) demez; aşama aşama "kuru kil" (Salsâl) terimine geçer. Kur'an'da geçen "Salsâlin min hamein mesnûn" (Şekil verilmiş kara balçıktan kurumuş kil / Hicr, 26) ve "Salsâlin ke'l-fahhâr" (Pişmiş çamur gibi kuru kil / Rahmân, 14) ifadelerini bu "suret" saçmalığıyla çarpıştırdığımızda karşımıza şu muazzam yapı söküm çıkar: Fahhâr (Kuru/Pişmiş Kil): Tanrı kile parmaklarıyla dokundu, ona pürüzsüz bir insan silueti, burun, göz, kulak hatları verdi masalı: Fahhâr, vurulduğunda ses çıkaran, içi boş, gözenekli, fırınlanmış kuru kildir -bu, maddenin katılaşması, kristalize olması ve bir rezonans kutusuna dönüşmesidir. Kur'an insana "Sen bir suretsin" demez; "Sen içi boş, gözenekli, sadece atomik titreşimleri ve dalga fonksiyonlarını barındırabilen akustik bir kalıpsın, fırınlanmış kuru bir topraksın" der. İki yayın birleştiği o Kâb-ı Kavseyn sınırından üflenecek olan dalga boyu (Ruh), ancak bu gözenekli, kristalize olmuş atomaltı kil kafesinde yankılanabilir. Ortada ilahi bir anatomik benzerlik değil, saf bir dalga-parçacık geometrisi vardır. Hamein Mesnûn yani Değişken Faz ve Elementer Çürüme: Masalcılar; İlahi el, kutsal ve temiz bir balçığı kendi estetik beğenisine göre yoğurdu gibi ninniler söyler: Kur’an öyle söylemez: Hamein mesnûn, moleküler yapısı bozulmuş, kokuşmuş, dejenere olmuş kara balçıktan bahseder. Elementlerin en kaotik, en entropik, en organik çürüme evresidir. Kur'an insanı en kokuşmuş, en değişken elementer fazdan (hame) başlatıp rezonans üretebilen katı bir kil kalıbına (salsâl) getirir. Yani insan formu, ilahi bir güzelliğin "suret yansıması" değil; karbon, azot, fosfor ve hidrojenin termodinamik bir çürüme havuzundan süzülerek atomik bir kristale dönüşme sürecidir. YANİ: Suret Değil, Boşluk ve Rezonans Kafesi: İbn Arabi’nin sığındığı "Kendi suretinde yarattı" iddiası, insanın etini ve formunu kutsallaştırmaya çalışır. Kur'an’ın KİL (Salsâl / Fahhâr) tespiti ise insanın biçimsel kibirlenmesini yok eder!!! Sen içi boş, kokuşmuş çamurdan kurutulmuş, vurulduğunda tınlayan bir saksıdan, bir rezonans kafesinden ibaretsin. Mürekkep burada kendi kendini tasfiye eder; çünkü biçimi yaratan ilahi bir elin heykeltıraşlığı değil, atomaltı elementlerin uğradığı faz değişimleridir.

Hicr 26 Hame \ Mesnûn \ Salsâl Kur’an, "Biz insanı kurutulmuş kilden (Salsâl), şekil verilmiş kara balçıktan (Hamein Mesnûn) yarattık" der. Buradaki kelimeler, biyolojik bir kalıptan ziyade, maddenin enerjiden kütleye, kaostan rezonansa geçiş kronolojisidir: Hame (حَمَإٍ) Plazma Devri: Kokusu değişmiş, koyu, organik çürüme havuzu. Burası evrenin primordial/ilkel çorbasıdır. Elementlerin henüz kararlı çekirdekler oluşturamadığı, serbest kuarkların, elektronların ve iyonların kaotik bir biçimde dalgalandığı, yüksek entropili plazma veya moleküler gaz bulutu evresidir. Saf termodinamik bir düzensizliktir. Organik hayata zemin hazırlayacak karbon, azot, fosfor atomları bu kokuşmuş, kaynayan kaosun içinde saklıdır.Mesnûn (مَسْنُونٍ) Çöküşüm: Sürtülerek şekillendirilmiş, pürüzsüzleştirilmiş, zamana yayılmış, yasaya tabi kılınmış. Hame, belirli matematiksel ve fiziksel yasalara göre hizalanma aşaması başlangıcıdır; kovalent bağlar kurarak kristal örgüler oluşturması, bilginin maddeye indirilmesidir. Yani, sonsuz olasılık barındıran dalga fonksiyonu fiziksel evrenin yasalarıyla temas ederek çök-üş-müş ve de belirli bir geometrik simetriye (Mesnûn) kavuşmuştur. Salsâl (صَلْصَالٍ) Vurulduğunda ses çıkaran, kurutulmuş, içi boş kil. Maddenin katı faz geçişi (phase transition). Moleküller artık tamamen kilitlenmiş, kil minerallerinin katmanlı alüminosilikat yapıları gibi oluşmuştur. Kur'an’ın "ses çıkaran" (Salsâl) vurgusu, atomaltı düzeydeki sicimlerin ve atomik bağların spesifik titreşim frekanslarıdır. Madde artık içi boş, gözenekli, akustik bir rezonans kutusudur. İşte bu boşluk kafesi, o dikey sınırdan (Kâb-ı Kavseyn) üflenecek olan elektromanyetik dalga boyunu (Ruh) içinde yankılandıracak yegane kuantum hapishanesidir.

UZAMDA EK ve BALTA KELLEYİ UÇURUR: Arabi’nin Esoterik Bükmesi – "Ayna" Metaforunun İlgası Peki, İbn Arabi bu kuru kili (Salsâl), bu katı atomaltı kafesi alıp kendi Kâmil İnsan teorisinde nasıl bir Truva atına dönüştürür? Füsûsü’l-Hikem’in tam başında (Âdem Fassı) muazzam bir ontolojik illüzyon kurar: İbn Arabi’ye göre alem yaratıldığında ruhsuz, karanlık ve donuk bir ayna gibiydi. Bu ayna, aslında Kur'an'ın bahsettiği o ham, karanlık, kuru kildir (Salsâl). Cilalanmamış, tanrısal isimleri henüz gösteremeyen boş bir levhadır. Âdem (yani insan), bu karanlık kil kafesine üflendiği an, o donuk ayna birden cilalanır. İbn Arabi der ki: "Âlem aynanın kendisidir, Âdem ise o aynanın cilasıdır." İnsan, tanrısal isim ve sıfatların (Esma-i İlahiye) hepsini birden, tam bir yansımayla gösterebilen yegane varlıktır. İşte Tam Bu Noktada Kurulan Dil Tuzağı ve Bizim Çökertme Baltamız: İbn Arabi, Kur'an'ın insanı hizaya getiren, onu değersiz bir sudan damıtılmış bir artık (Sülâle) olarak tanımlayan katı materyalist dilini alır, o kuru kili (Salsâl) öyle bir büker ki, kilin o "içi boş, gözenekli, zavallı saksı" olma niteliğini unutturur. Der ki: "Bu kil içi boş olduğu için, Tanrı’nın bütün isimlerini içine alabilecek bir yansıma kabiliyetine (istidat) sahiptir." Böylece, Kur'an'ın insanın haddini bildirmek için kullandığı "kuru çamur" kavramı, İbn Arabi’nin sihirli mürekkebiyle birden "Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesi, Kâmil İnsan tecelligahı" haline gelir. Bu, egonun kozmik ölçekte devasa bir genişlemesidir. İnsanın o mutlak köksüzlüğünü gizlemek için kuru çamurdan tanrısal bir saray inşa etmektir.